log

Özgür Uçkan

Göçebe Bilgi
social

“Kuvvetleri Resmetmek”(1): Erdoğan Zümrütoğlu’nun “Ya Da Resimleri”

Dr. Özgür Uçkan

“... yeniydi, yeni olansa her zaman fırtınaların öfkesini ve yıkımın acılarını taşır.” (2)

Zümrütoğlu’nun resimlerinde görünür hale gelen üç kuvvet var: 1) Dikey hareket (düşme / yükselme, spazm, kasılma, gerilme, açılma, asılma, ritim, vücut çizgisi) ; 2) Şiddet (boyanın, ifadenin, duyumun, boyayan vücudun şiddeti); 3) Boyut (espas, alan, büyüme, boşluk, vücudu içine çeken bir açıklık)...

Zümrütoğlu bu kuvvetleri “ele geçirerek” doğrudan sinir sistemimize hitap ediyor. Kuvvetleri duyularımızla, şiddetle ve bir anda “kavrıyoruz”. Erdoğan Zümrütoğlu Türk resminde yeni bir şey yapıyor. Kuvvetin boyutları, şiddeti ve hareketi üzerine düşünüyor. O resimle düşünürken biz resmi duyularımızla kavrıyoruz.

“Sanatta, müzikte olduğu gibi resimde de, söz konusu olan biçimleri yeniden üretmek değil, kuvvetleri ele geçirmektir. (...) Klee’nin ünlü formülü ‘görüneni vermek değil, görünür kılmak’ da bu anlamdadır. Resmin görevi, görünür olmayan kuvvetleri görünür kılma denemesi olarak tanımlanır.” (3)

“Ya da” resimleri, bakışa çokluğu taşıyor. “Dır” fiilinin kibirli akılcılığından arınmış, bakışa, duyulara, dolayısıyla zihne seçenekler sunan, “ya da“ bağlacının imkanlar çoğulluğunda ifadesini bulan resimler bunlar.

Danimarkalı dilbilimci Louis Hjelmslev, dili, “dır” fiili yerine “ve”, “ya da” bağlaçlarıyla iş gören, gösteren’in egemenliği yerine bildirim’in özgürlüğünün geçtiği, farklılıkların bir aradalığının imleyenin tahakkümünü kırdığı bir akımlar ağı olarak düşünür (4). Bir “yananlamlar çoğulluğu” olarak dil, bizi seçeneklerle yüzleştirir. Nesne-dilin ardında “mitolojiler” iş görür... (5) Dilin siyasallığı da burada ortaya çıkar, ama konusal değil yapısal bir siyasettir bu.

Zümrütoğlu’nun resimleri buyurgan değil, sorulara yer açıyor. Hep bir “ya da” boşluğu bırakıyor, es veriyor. Resimler kendilerini anlatıyor. Hikayesi anlatılan, boyanın öfkesi, algıyı büyüten espasın boyutları, asılan, yanan, eriyen, “biçimsizleşen” vücudun dikey ritmi, duyumun şiddeti...

Dil hakkında konuşan bir dil gibi... Mümkün bütün hikayelerin toplamı olan bir dil.

Resimleri kışkırtan sorular, olaylar, yaşanmışlıklar, durumlar ve duruşlar var. Sanatçının yaşadığı ve onu kuşatan coğrafyada yaşanan olaylar ve bunların siyasal anlamları var. Kemiklerin fışkırdığı asit kuyuları, parçalanan küçük kız çocukları, ölümleri “ek hasar” olarak kayda düşülen çocuklar, “intihar ettirilen teröristler”, yanan, eriyen, biçimsizleşen vücutlar, işkenceler, sorgular, tek kişilik gettolar, kitlesel ataletin suç ortaklığı...

Varlığı görünüş hakikati de yalan olan “gösteri toplumu”nun (6) algısına girmeyen derin ve cerahatli bir yara...

Ama resimler bu siyasal yaşanmışlıklar “hakkında” değil. Resimler bu olayların hikayesini “anlatmıyor”.

Francis Bacon, “hikaye anlatan” ve “duyumsanan” resim arasındaki ayrımı önemser. Bazı resimler anlattıkları hikayelerle beyne hitap ederler, bazıları ise duyulara: “"Bazı resimler beyinden akan uzun sözlerle size hikaye anlatırken, bazılarının neden doğrudan sinir sistemine etki ettği, sıkı ve cevaplanması zor bir sorudur.” (7) Bazı resimler, tek bir anda “kavranır”. Bu “kavrama”, duyusal temellere oturan kavramlarla gerçekleşir ve anlıktır. Kavrayış, sinir sisteminin elektro-kimyasal iletim hızında çakar... Resmi “duyumsarsınız”.

“Ya da” resimleri de olayların oluş biçiminin taşıdığı şiddete şiddetle, yani bir iç şiddetle karşılık veriyor. Şiddetin boyutlarını algının özüne taşıyarak, figürleri biçimsizleştiren bir iç şiddetle vücutları yeniden keşfederek, “olay ufku”nu bakışımızın sınırlarına yaklaştırıyor. Sosyal yarayı açarak, hava ve ışıkla “tedavi ediyor”. “İnsanlık yaralarını açarak iyileştiren”, bunun için de, insanlığın kaybolan birliğini duyusal kavramlarla çağıran antroposofik bir şaman gibi... “Sosyal gövdenin iyileştirilmesi için tedavi edici önlemler alıyor”. (8)

Tesadüfen aynı gün İstanbul’da sergi açan (9) Hermann Nitsch’in çarmıha gerilen et üzerinde çalıştığı “mezbaha atölyesi”ndeki “boyama şiddeti”yle bir ruh ikizliği var Zümrütoğlu’nun. Anselm Kiefer’in yanmış, kararmış yeryüzü ile kaçışı imkansız kılacak kadar uzaklaşmış karanlık gökyüzü arasındaki gerilimi resmettiği soykırım peyzajlarıyla da. Ama en çok Francis Bacon’ın triptikleriyle... Yüzleri tersine çevirip başları ortaya çıkaran, çığlık atan ağzın içinden fışkıran şiddeti, biçimsizleşen gövdelerin arkaik kuvvetini resmeden Bacon’la...

“Şiddetin birbirinden çok farklı iki anlamı vardır: ‘Resmin şiddetinden bahsettiğimizde bunun savaşın şiddetiyle hiç ilgisi yoktur.’ [Bacon] Duyumsamanın şiddeti temsil edilenin (sansasyonel, klişe olanın) şiddetine zıt durumdadır. Bunlar ancak geçtikleri düzeylerle, katettikleri alanlarla, sinir sistemi üzerindeki doğrudan eylemleriyle aynı şey haline gelirler. Figürün kendisiyse figüre edilmiş bir nesnenin doğasına hiçbir şey borçlu değildir. Tıpkı Artaud’da olduğu gibi: Zulüm aslında sandığımız şey değildir ve temsil edilene giderek daha az bağımlı olmaktadır.” (10)

Resimler siyasal, ama konuları siyasal olduğu için değil; resimlerin konusu kendi sosyal plastiği olduğu için siyasal. Yapısal olarak siyasal...

“Ya da” resimleri büyük boyutlarda. Kendi dili üzerine katlanan plastik grameri bu boyutlara ihtiyaç duyduğu için bu boyutlarda. Bunlar tüm bedenin işe koşulduğu, vücudun dinamiğiyle boyanan resimler. Hareket halinde bir “sosyal plastik”.

“Valéry, ressam ‘vücudunu katmaktadır” der. Gerçekten de bir Tin’in nasıl resim yapabileceği bilinmez. Ressam, dünyaya vücudunu vererek, dünyayı resme dönüştürür.” (11)

“Ya da” resimleri, özellikle triptiklerde bizi kuşatan bir sahne kuruyor. Resimlerin devasa boyutları daha da büyüyor ve “resmin dışında kalan”ı anlatmaya koyuluyor. Dikey hareketin ritmi zihni tamamlıyor. Zümrütoğlu’nun triptikleri başka türlü olamayacak kadar kendinde. “Bizans ya da Kelt sunak triptiklerinden Memling ve Bosch gibi Rönesans ressamlarına, oradan da Beckmann ya da Bacon gibi modernlere, triptik formatı sunduğu anlatı ekonomisi ile sanatın işlevsel hakikatini arayanların tercihi olmuştur. Triptik size eşlik eder, taşınabilir, hareketli bir “sahne”dir. Sizi kuşatır. Üç katmanlı akışı içinde anlatısını yeniden ve yeniden canlandırır. Sizi “içine alır”. Triptik, tipik işlevsel sanattır. Duvara ihtiyaç duymaz, ayakta durur…” (12)

Daha önce şöyle yazmıştım. “Erdoğan Zümrütoğlu’nun minimal dışavurumlarında sürecin ve zamanın izini sürün, ki boşluk ruhunuza aksın. Bu boşluk biraz da ölümün boşluğudur. Ölümü reddeden yaşam hırs ve şiddet ile doludur ve kibri ölüm getirir. Başkalarının ölümüne kör olmak, ruhunuzu öldürür. Gösteri açlığının kışkırttığı arena yamyamlığı ve bir topluluk oluşturmak arasındaki asli ilişkiyi kavrayamaz olursunuz. Ruhunuz öldüğünde katilden ne farkınız kalır?” (13)

Hala böyle hissediyorum. Ama şimdi görüyorum ki, bu boşluğun içinde etin canlı ritmi de atıyor nabız gibi... Bu resimlerde figür yekpare bir vücut olarak ayağa kalkıyor. Ruhunu arayan, ruhundan umudunu kesmemiş bir vücut.

“Ruhu olmayan
bir vücut kalacak,
ruh, yani hasta” (14)

[Erdoğan Zümrütoğlu’nun 10-31 Aralık 2009 tarihleri arasında Pi ARTWORKS Galerisi’nde gerçekleştirdiği “Ya da” / “Or Else” sergisinin katalog yazısıdır. (Yazının İngilizce çevirisi: http://www.piartworks.com/english/sergiler_cc.php?recordID=64)]

NOTLAR:

1 - Gilles Deleuze, Duyumsamanın Mantığı, Çeviren: Can Batukan - Ece Erbay, Norgunk, 2009, sf. 58
2 - Jose Pablo Feinmann, Heidegger’in Gölgesi, Çeviren: A. Cengiz Büker, Doğan Kitap, 2009, sf. 13
3 - Gilles Deleuze, a.g.y., sf. 58
4 - Louis Hjelmslev, Prolegomena to a Theory of Language. Baltimore: Indiana University Publications in Anthropology and Linguistics, 1953 [1943]
5 - Roland Barthes, Mythologies, Seuil, 1970
6 - Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çeviren: Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent, Ayrıntı, 2006
7 - Francis Bacon, David Sylvester, The Brutality of Fact: Interviews with Francis Bacon, 1962, 1973, 3nd edition: Thames & Hudson, 1987, sf. 18
8 - Joseph Beuys, “”Dernier espace avec introspecteur, interview de Gaya Goldymer at Mark Reihmann”, Par la présente, je n’appartient plus à l’art, L’arche, 1988, sf. 105
9 - Hermann Nitsch, Galeri Dirimart, 5.11.2009 - ???
10 - Gilles Deleuze, a.g.y, sf. 44
11 - Maurice Merleau-Ponty, Göz ve Tin, Çeviren: Ahmet Soysal, Metis, 1996, sf. 32
12 -Özgür Uçkan, “Şairi renklerle okumak”, Başka, S:4, Ekim 2008, sf.74
13 - Özgür Uçkan, “Bir plastik sanatlar ekonomi politikası: “Süs ve suç”, stil ve tasarım”, rh+sanart, S. 5 Temmuz-Ağustos 2008, sf. 41 (http://www.#/kategori/sanat/22215/bir-plastik-sanatlar-ekonomi-politikasi-sus-ve-suc-stil-ve-tasarim)
14 - Antonin Artaud, “La Conférence au Vieux-Colombier - Histoire Vécue d’Artaud-Mmo”, Revue l’Infini, n: 34, Eté 1991, sf. 22

sag

“Göçebe Bilgi”

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler "arası" dolaşsın diye... Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin "göçebe"...