log

Özgür Uçkan

Göçebe Bilgi
social

“Sanal Yaşam”, Sanal mı?

(Söyleşi, Platin Dergisi, Gelecex Eki, Kasım 2003, sf. 26-27)

Bugün “sanal gerçeklik” dediğimiz şeyin hakikat üzerinde hakiki etkileri oluyor. Ağ üzerinde yaşanan deneyimler gibi. Bunlar tarafımızdan algılanıyor ve düşüncelerimizi, gerçekliğe bakış açımızı, algımızı dönüştürüyor. Bu gerçek bir etki değil mi? Sanallığın gerçeklik algımızı tamamen kaplayıp kaplamayacağını bilemem, ama şimdiden zaman-mekan algımızı dönüştürdüğü bir gerçek. Artık bir “yer”e gitmek, “biri”leriyle etkileşim kurmak için, bildiğimiz zaman-mekan boyutunu hesaplamıyorsunuz. Hız algımız da değişti.

Matrix filminin size çağrıştırdığı gelecek vizyonu nedir? Filmde gerçekleşeceğini veya gerçekleşmeyeceğini düşündüğünüz şeyler neler?

Aslında filmin bana çağrıştırdığı “geleceği” şimdiden yaşamaya başlamışız gibi geliyor. 11 Eylül 2001 sonrası oluşan kaotik ortamda ABD tektaraflılığının salt güce ve şiddete dayalı hegemonyasını ilan etmesiyle ve herhangi bir uluslararası yasal dayanağı bulunamayan Irak savaşı ile doruğuna eren süreç, ve bu süreçte temel siyasal eylem biçimi olarak ortaya çıkan “iletişim ve enformasyon savaşları”, hepimizi birer “matrix pili” olmakla tehdit etmiyor mu? Küresel gösterinin atıl seyircileri, “kitle aldatma silahları”yla ruhsuzlaştırılmış, sadece gündemi değil yarın nasıl düşüneceğimizi de belirleyen, “propaganda”yı bir “ajanda” içinde gizleyen devasa “propajanda” ağını besleyen zavallı piller… Ama neyse ki, şimdi ve burada da bir “Zeon” var. Küresel bir Zeon… Bazıları “kırmızı hapı” yutma yürekliliğini gösteriyor. Bunlar Matrix’in içindeki göçebe zonlar olarak her yerde aynı anda olabiliyorlar.

Matrix, bence bugünü geleceğe doğru uzatan, beslendiği “siberpunk” kültürün “distopya” geleneğini sürdüren bir yaklaşıma sahip. İki dünya savaşı arasında filizlenip hızla boy atmaya vakit bulmuş “iyimser” coşkunun yüreğinde patlayan “Atom Bombası”ndan sonra, soğuk savaşın her yere sirayet eden paranoyak atmosferi içinde, bilimkurgunun ibresi de “ütopya”dan “distopya”ya vurur. Nasıl ütopya insanlığın “olumlu” enerjisinin “şimdi”nin olumsuzluklarından soyutlanarak yansıtılacağı “hiç varolmamış” bir dünyaya gönderiyorsa, “distopya” da, “şimdi”nin sürekli ve uçsuz bir ayrılma, farklılaşma, dağılma, çözülme hareketiyle, bir ‘kendine burkulan dünya’ya dalar. Ütopya ne kadar “burada ve şimdi”nin dışına savrulursa, distopya da o kadar onun içine burkulur, bükülür, kıvrılır… Bugünün “sürekli kriz dünyası”nda Matrix’in yaptığı da, günümüzü, onu kuran ağlar, bilişim sıçraması, bilgi ve “bağlı olma” kültürü gibi temel unsurlardan hareketle mantıksal sonuçlarına uzatmak…

İşin kötü tarafı, bu distopya gerçekleşebilir… Bugün iktidar Amerikan elitlerinde ya da çokuluslu şirketlerin yöneticilerinde kişiselleştirebileceğimiz bir şey değil. Küresel bir ağda anonim bir iktidar var. Bu iktidar makinelerin de olmayacak. Onun nerede olduğunu hiçbir zaman görmeden atıl köleleri haline de gelebiliriz. Asıl ürkütücü Matrix, işte böyle bir iktidar ağı olabilir. Göçebeliğimizi korumamız gerek. İktidarı “kırmak” zorundayız. Bu da ağ üzerinde oluşturacağımız alternatif güçle mümkün. Ağdan kurtuluş olacağını sanmıyorum.

İnternet ve üzerine mobil teknolojileri düşündüğümüzde “her an bağlı olmak” kültürü ile Matrix’e bağlı olmak sizce örtüşüyor mu?

“İletişimin sürekliliği” bir koşul olarak kendini dayatıyor. Finans ağlarında iletişim kesildiği anda ekonomik değer de ortadan kaybolur, tıpkı bilgisayar kapatıldığında bir ROM’daki “cache belleğin” silinmesi gibi. Gerçek insanlardan oluşan ve gerçek etkilerde bulunan, ancak temel örgütlenme biçimi e-gruplar olan bir sivil toplum kuruluşunun elinden interneti alın bakalım, ne oluyor? “Bağlı olma” kültürü artık ekonomik faaliyetlerin de, topluluk ilişkilerinin de temeline yerleşiyor yavaş yavaş. Henüz bu sürecin başındayız. Dünyada “bağlı olanların” sayısına ya da “dijital uçurum”la ilgili araştırmalara bakmak yeterli bunu söylemek için. Ama öte yandan, dünya artık yalnızca gelişmiş-geri kalmış, Kuzey-Güney diye değil de, “bağlı olanlar”-“bağlı olmayanlar”, bilgiye erişenler- erişemeyenler diye de bölünüyorsa, bu kültür sanılandan daha derinlere kök salmış demektir. Bu bakımdan, biz “bağlı olanlar” zaten bir tür Matrix içinde yaşıyoruz. Bu, moda bir konu olan “internet bağımlılığı” tarzı bir bağımlılık durumundan öte. Çünkü bağımlı olduğunuz uyuşturucudan kurtulduğunuz zaman “normal” yaşamınıza teorik olarak geri dönebilirsiniz. Bizler için “normal” olmak neredeyse “bağlı olmak” anlamına geliyor. İşinizi gücünüzü düşünün. Eğlence anlayışınızın önemli bir bölümünü. Yaşamınızdan “bağlantı imkanı”nı çıkarın bakalım, geriye ne kalıyor? Uyuşturucu bağımlısı bir başka yaşama doğru gider. Biz kendi yaşamımız için bağlı olmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bağlantı öncesini pek hatırlamıyoruz bile. Ben kendi kuşağım için konuşuyorum. Bir de bu imkanla doğmuş olanları düşünün… Diş macununu tüpe geri koyamazsınız. Artık bir Matrix’imiz zaten var. Onsuz edemeyiz. Onu daha “insani” kılmanın mümkün olduğunu düşünmek istiyorum… Özgürlüğün ve farklılığın mümkün olacağına inanmak istiyorum.

Bilgisayar, yapay zeka ve insan çerçevesinde düşündüğümüzde Martix’teki makine-insan çatışması ne kadar gerçekçi?

Matrix evrenini besleyen siberpunk kültürün en önemli konularından biri “post-insan” kavramı. Yani, artık bildiğimiz anlamda “insan” olarak düşünemeyeceğimiz, algı, güç, benlik ve ruh boyutları farklılaşmış bir “insan” türü… Bu sürecin başlangıcı “protez”lerle geldi. Buna önce sibernetik, sonra da yapay zeka ve günümüzün yeni kavramı “yapay yetenek” eklendi. Artık prototip olmaktan çıkmış çok sayıda “implantasyon” örneği var. “Post-insan” düşüncesinin önemli uygulayıcılarından biri olan performans sanatçısı Stelarc, “insan bedeniyle yetinmek zorunda değil, beden aşılabilir” der. Bu sözü, “implant üçüncü koluyla” tahtaya da yazar… Bedenini bir deney alanı olarak kullanması sayesinde engelliler için çok sayıda “akıllı protez” geliştirilmiştir. Ben insan-makine ilişkisini daha çok bu bağlamda değerlendiriyorum. Bunu iki ayrı birbirine indirgenemez varlık türü arasında sürekli bir çatışma alanı olarak görmüyorum. Bugün “giyilebilir bilgisayarlar” ve daha şimdiden “implant bilgisayarlar”… Bence iki varlık türü aynı bedende birleşmeye doğru gidiyor. Ancak daha önemli bir çatışma alanı ortaya çıkabilir ki, bu da “yapay zeka” veya “yapay yetenek” ile insanın düşünme biçimi, algısı, yetenekleri arasında yaşanabilir. Daha şimdiden, örneğin askeri alanda, “yapay yetenekle güçlendirilmiş otomatik karar verme mekanizmaları” geliştiriliyor. Bir “yetenekli füze”, koşulları değerlendirip, ateşlenip ateşlenmeyeceğine, hedefi ne zaman ve nasıl bir yörüngeyle vuracağına, civardaki dost-düşman dengesine vb. “bakarak” bir “karar verme yeteneği” geliştirebiliyor. Bu arayışların iş dünyasındaki karar mekanizmalarına, giderek politika ve strateji alanına doğru kaydığını düşünürsek, nasıl yorumlayacağımızı henüz bilemediğimiz bir dünyaya doğru gidiyoruz demektir. Bir gün “doğrudan demokrasi”nin tüm toplumun bağlı olduğu bir ağdaki anonim yapay zeka tarafından her bir bireyin “iyiliği” düşünülerek gerçekleştireceği yönetim tarzı olduğunu duyarsanız şaşırmayın. İnsan bedeniyle akıllı makineler arasındaki füzyonu zeka ve yetenek boyutuna doğru genişletmek de mümkün. Belki de bir gün tek amacı vücudumuzu korumak ve ömrümüzü uzatmak olan yapay yetenekli karar verme implantasyonlarımız sayesinde, aşırı kolestrol içerdiği için şu ya da bu yemeği yemek istemeyeceğiz bile. Ne dersiniz? Ya da bazılarımız onları “hackleyip”, yeniden programlayıp keyfine göre yaşayacak. Neden olmasın?

Bilgisayarın hayatımızın bir parçası olmasıyla birlikte “sanal” deneyimlerin de gerçeklik olarak kabul edileceği bir kuşak sizce gelebilir mi? Dünyanın dört bir yanından genç insanların on-line olarak oyun sunucularında yaşadıkları rekabet veya zevk, sanal, ama gerçek bir deneyim. Bu çerçevede baktığımızda sanal bir süre sonra insanın bir gerçekliği haline mi gelecek?

Bugün “sanal gerçeklik” dediğimiz şeyin hakikat üzerinde hakiki etkileri oluyor. Ağ üzerinde yaşanan deneyimler gibi. Bunlar tarafımızdan algılanıyor ve düşüncelerimizi, gerçekliğe bakış açımızı, algımızı dönüştürüyor. Bu gerçek bir etki değil mi? Bilginin dolaşımının, paylaşımının, üretiminin ve işlenmesinin yarattığı ekonomik değer üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz şimdiden. Bir çoğumuz bu bilgi dolaşım süreciyle hayatımızı kazanıyoruz. Bilgi ağlarda sanal olarak dolaşıyor, ama yarattığı değer bildiğimiz paraya dönüşüyor. Bu gerçek değil mi? Bugün genç ve hatta orta yaş kuşaktan bir çok insan “devasa çokoyunculu çevrimiçi oyun” (“MMOG” – çevirince biraz tuhaf oluyor!) dünyasına çekiliyor. Holywood gelirlerini aşan küresel bir pazardan söz ediyoruz. Biri bilgisayarının başında bilgi dolaştırarak kazandığı paranın bir bölümünü internet üzerinde “zindanlar ve ejderhalar” dünyasına koşarak, gerçek hayattaki gerçek arkadaşlarıyla bir handa buluşup bir şatodan kız kaçırarak harcıyor. Bu deneyim imkanının insan algısı ve ruhu üzerindeki etkisi “gerçek” değil mi? Sanallığın gerçeklik algımızı tamamen kaplayıp kaplamayacağını bilemem, ama şimdiden zaman-mekan algımızı dönüştürdüğü bir gerçek.

Artık bir “yer”e gitmek, “biri”leriyle etkileşim kurmak için, bildiğimiz zaman-mekan boyutunu hesaplamıyorsunuz. Hız algımız da değişti. Siberpunk akımının önemli temsilcilerinden Rudy Rucker, 1994’te yazdığı “The Hacker and the Ants”da bu konuyu iyi özetliyor: “Fakat, sibermekan da neydi? Nereden gelmişti? Sibermekan, dünyanın tüm bilgisayarlarından sahne sisi gibi sızıvermişti. Sibermekan, bir değişken gerçeklik seçeneğiydi, Dünya gezegenindeki bilgisayarların gece gündüz hep birlikte, bağlantılı olarak yürüttükleri bir işlemdi. Sibermekan, Enformasyon Ağı’ydı; ama sibermekan, Ağın da ötesinde, Ağ’ın fiziksel mekan olarak paylaşılan vizyonuydu.” Bu vizyonu paylaştığımız, dahası içine doğduğumuz sürece, “sanallık” gerçekliğin bir boyutu olmayı sürdürecek.

Ancak, sürekli uyanık olmamız gereken bir tehlike de var: Hızın egemenliği… Enformasyonu ulaşılmaz kılan şeylerden biri de akış hızı. Zihinsel algı kalıplarını dönüştüren, Paul Virilo’nun insanların zaman-mekan duygularını yitirmelerine, atalet haline gömülmelerine yol açtığını ileri sürdüğü ve “dromoloji” diye adlandırdığı bu hız egemenliği, enformasyonun biri gelirken diğerini silmesine de yol açıyor. Enformasyon hızı ve iletişim ağlarının yaygınlığı ve medyatik etki, büyük bir hızla kişiyi enformasyon kullanıcısı olmaktan çıkarıp, “seyirci” haline dönüştürüyor, olup biten her şeyi de bir “gösteri”.

Matrix filmi sizce nasıl bitecek? Ya da nasıl bitmesini istersiniz? Makinelerle insanların kardeşliğiyle kötülere karşı birleşme ve makine-insan barışı mı? İnsanların makineleri karşı egemenliği tekrar kazanmasını mı? Ya da…

Ben Matrix’in “viral” bir etkiyle bitmesini isterdim. Bu konuyu daha önce hacker’larla ilgili olarak yazdığım bir yazıdan kısa bir alıntıyla noktalamak istiyorum: “Virüsü virüsle vurmak tıbbın eskiden beri bildiği şeydir. Ama bir virüsün asla tümüyle denetlenemediğini de öğrenmiştir tıp. Denetim mekanizmaları kendi viral etkilerini şebekenin tümüne salarken, bir yandan da kendisini dönüştürecek, mutasyon geçirerek yayılıp denetimi yeniden ele geçirecek bir anonim akla hizmet ettiklerinin farkında değillerdir. Ağın tümüne göz diken viral, sentaktik iktidar, varoluş/yayılış eylemi sırasında kurduğu sistemi başka viral etkilere de açar. Virüs virüsü dönüştürebilir. Denetim karşıtı viral etki, bulaşıcı düşüncelerle, merak “solucan”ları ve muhalefet etkileriyle yayılmaya başladı mı, durdurmak zordur. Önce şebekenin içinde, geçici, geçtikleri her yerde iz bırakan göçebe zonlar kurarak işe başlarlar. Wachowski Kardeşler’in kültleşen filmi Matrix’deki Oracle çevresi ya da Morpheus’un gemisi böyle bir göçebe viral zondur. Denetim merkezleri ve güvenlik uzantıları tüm şebekede bu zonları arar. Şebeke yeni düğümler, düğümlerden oluşan kompleksler ve veri bankalarıyla, alternatif şebekeler oluşturarak kesişen çokuluslu şirket ağlarıyla büyüdükçe, göçebe zonların sayısı da, anonim özgürlüğü ve etkisi de artar. Enformasyon mülkiyetiyle can bulan yeni egemen sanal sınıflar, bilgiyi ve teknolojiyi tekellerine almaya çalıştıkça, bu viral zonlar söz konusu enformasyonu örten buzu deler, verinin kaynak kodunu kırarak şebekeye salar ve teknolojiyi erişilebilir kılar. İletişim teknolojisinin en üst düzeyi, zaten bu gezici zonların erişimi dahilindedir. 80′lerin Hacker Etiği, “tüm enformasyon özgür olmalıdır” der ve şöyle devam eder: “Bilgisayarlar hayatı daha iyi de kılabilir, daha kötü de…” Ağ da öyle…

Toplam Yorum: ...
captcha
Resimde gördüğünüz harfleri yukarıdaki alana giriniz
sag

“Göçebe Bilgi”

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler "arası" dolaşsın diye... Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin "göçebe"...