main-banner







Timur Çelik yıllar sonra dev portreleriyle İstanbul’a konuk oldu.
Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda 25-28 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen Contemporary İstanbul sanat fuarına bu yıl çok önemli bir sanatçı konuk oluyor. Fuarda Galeri Merkür’ün alanında dört işi sergilenen Timur Çelik, 1993‘ten bu yana Berlin’de yaşıyor. 1997‘dan beri işleri ilk kez İstanbul’da sergilenen sanatçı, devasa portreleriyle tanınıyor. Yaşadığı Berlin’de bir çok kişisel ve karma sergiye katılan sanatçının işleri, Almanya, ABD, Hollanda ve Türkiye’deki özel koleksiyonlarda yer alıyor.
“Portre sanatı” Batı’da köklü bir geçmişe sahip. Özellikle bireyin kendine sahnede yer bulmaya başladığı Rönesans’tan bu yana çok sayıda sanatçı bu özel alanda eser verdi. Yüz, ifade, duruş ve tavır ressamı kendisine doğru çeken bir girdap gibi. Portre yapmakta hikaye anlatmaya benzeyen bir taraf var. Portresi yapılan kişinin karakterine ve konumuna göre değişen kişisel, hatta kurumsal hikayeler. Örneğin, Velasquez’in”Papa X. Innocenzo” portresi, kilisenin gizli tarihine dönüşüverir. Francis Bacon da kendi versiyonuyla bu tarihiin derinliklerine iner: Hırs, iktidar, yenilgi, trajedi, entrika orta yere dökülüverir.
Yüz bir kitap gibidir. Bakmasını bilirseniz ve bakacak zamanınız varsa onu okuyabilirsiniz. Portre ise her okunduğunda değişen bir hikayeye benzer. Ona baktığınız her defasında hikayenin yeni bir yüzünü görürsünüz. Portredeki her bir ışık oyunu, her bir dokusal katman, her bir leke, bakışın duruşuna göre hikayeyi yeniden kurar.
Timur Çelik’in tuval üzerine yağlı boya portreleri büyük boyutlarda çalışılmış. Bu büyüklük portrelere farklı bir kimlik kazandırıyor. Yüzler birer eşiğe dönüşüyor; neredeyse bakışınıza adımlarınız eşlik edecekmiş de o kapıdan içeri girip bir insanın derinliğine yürüyecekmişssiniz gibi. Willem de Kooning’in dokunuşu bir Edward Hopper hiper-gerçeklik evreninde az sonra Francis Bacon’un canlanan yüzlerine dönüşecekmiş gibi…
Çoğu portrede bir kurguya yönelen “plastik hile”er vardır. Bu “ısmarlanmamış portreler”de kurgu yok; hayatın hiper-gerçekliği var. Yüzler kendi içlerinden size bakıyor. İnsanların ruhlarında bir yolculuğa çıkın…