log

Özgür Uçkan

Göçebe Bilgi
social

Çocuk istismarından internet istismarına Türkiye

guvenlik_kamerasiHer ne kadar başarısız olmaya mahkûmsa da, iktidar bilgi ve iletişimi denetlemeye çalışırken meşruiyetini ortak faydasını gözetmesinden aldığı topluma ciddi zararlar verir. İşte bunu yaşıyoruz. Hükümet ve devlet mekanizması, temel topluluk hakkımız olan bilgiye erişim ve iletişim hakkımıza göz dikiyor; özgürlüğümüze ve refahımıza zarar veriyor. Bilginin küresel dolaşımına entegre olmamızı ve özgürce iletişimde bulunmamızı engellemeye teşebbüs ederek geleceğimizi karartıyor.


5651 sayılı ‘İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele edilmesi Hakkında Kanun’un uygulanmaya başlandığı günden bu yana internet sansürü konusunda tescilli bir ülke haline geldik. Yaklaşık 2700 sitenin erişime engellendiğini biliyoruz. Nedenleri ve gerekçeleri konusunda ise pek az bilgimiz var. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı bu konuda hukuk dışı bir karatma uyguluyor. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve Türk Medeni Kanunu gibi düzenlemeler uyarınca çeşitli mahkemelerce erişimi engellenenleri de düşünürsek sansürlenen internet sitesi sayısı kabarıyor. Üniversiteler, kütüphaneler vb. kamusal erişim noktalarında hukuksuz olarak uygulanan filtrelemeler sonucu erişilemeyen siteleri de eklersek hayli yüklü bir rakam elde ederiz. Bunun adı “internet sansürü” değildir de nedir?
Son olarak Google Sites platformunun erişime engellenmesi gidişatı daha da vahim bir hale getiriyor. Daha önce erişime engellenen Wordpress, Geocities, Google Groups, Ali Baba gibi bu da önemli bir sanal topluluk alanı. Yani herhangi bir “site” değil bir kitlesel iletişim alanı. Bu topluluklar proje yönetiminden profesyonel iletişime, sağlık bilgi bankalarından saf eğlenceye birçok alanda faaliyet gösteriyor ve iletişimleri varlıklarının özünü oluşturuyor.
Gelin, bizi Çin, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerle aynı lige sokan 5651 kod adlı internet sansürünün çocuk pornografisinden başlayarak şöyle bir didikleyelim…

Çocuk pornografisi, internet, hukuk ve ikiyüzlülük

Medyamız bir gün aniden çocuk pornosunu keşfediverdi. 17 aylık bir bebeğin gözleri bantlanmış görüntüleri ve adli tıp raporunun keyfe keder yorumlarıyla linç kültürümüze yeni sayfalar eklendi. “Genel ahlaka aykırı ve milli kültürümüzde yeri olmayan” bu musibetin sorumlusu da hemen bulundu: İnternet! Bu “disiplinsiz”, gayri-merkezi ve dolayısıyla gayri-ahlaki iletişim ortamı, daha önce de “bize yabancı” başka belaların sorumlusu ilan edilmişti. Mesela satanist cinayetler ondan soruldu. Ne de olsa “saf” toplumumuz bu dışarlıklı etkiyle bozuluyordu. Herhalde bu arada internet kullanan gençliğin büyük kısmı gizli gizli satanist oldu da haberimiz yok!
Dolayısıyla ezeli çocuk saflığındaki milleti bu şeytani ortamdan korumak gerekiyordu. Başbakan başta olmak üzere hükümet kolları sıvadı. “İnternete disiplin getirilecek”ti! Medya da büyük bir şevkle bu haberin üstüne atladı. Tutuklamaları, kapatılan siteleri manşetlerine taşıdı. Topluca arındık, rahatladık. Ebeveyn devlet biz akılsız çocuklarını internetten koruyacaktı! “Bilişim Ağı Hizmetlerinin Düzenlenmesi ve Bilişim Suçları Hakkında Kanun Tasarısı” ile ilgili olarak bu tür suçların TCK’da düzenlenmesi dururken niçin ayrı bir kanuna ihtiyaç duyulduğu tartışılmaktayken, Başbakan’ın isteği ile “çocuk pornografisi ve sanal kumar” hakkında altı maddelik bir “yıldırım kanun” haberi ortalığı karıştırdı. Buna, benzerine Çin’de bile rastlanmayan “İnternet Takip Merkezi” gibi bir “üst” kurulun oluşturulduğu haberi eklenince manzara netleşmeye başladı. Aman saflığımıza halel gelmesin! Hukuk devleti kimin umurunda?
Türkiye çocuk emeğini sömürme bakımından dünya dördüncüsü. Çocuk tutukluların sayısında büyük artış var. Çocukların yüzde 72’si ana baba, yüzde 22’si öğretmen dayağı yiyor. Her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Kızlar çocuk yaşta evlendiriliyor. Pedofili atasözlerimize sızmış. Bunların hepsinin sorumlusu da internet, öyle mi? Bu ne ikiyüzlülük!
Çocuk pornosu internetle birlikte ortaya çıkmış bir sorun değil. Bu sorun toplumsal ve çocuğun korunması için cezai tedbirlerden çok daha fazlası gerek. Türkiye on yıl önce Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne imza koydu ve bu konuda hiç bir şey yapılmadı. İnternetin yaygınlaşması ülkenin kalkınması için stratejik bir önem taşıyor. Hükümet ve pederşahi iktidar bağımlısı medya çocuğu bir kez daha istismar ediyor; interneti sansürleyerek disiplin altına alma, onu “medyatize” ederek magazin ve reklama indirgeme hayalleri kuruyor. Olan çocuklarımıza ve hukuka oluyor.
Seçim siyaseti ve ekonomisinin Türkiye halinin doğal sonucu olan yönetimsizlik ve bunun vatandaşları sürüklediği atalet içinde, hazır AB süreci de sünmüş, popüler medyamız Saddam’ın idamı ve Kerkük meselesinden bezmişken, “etkisi garantili haber” dalgası şaşırtıcı değildi. Medya atlasa siyaset boşlamaz zaten bu “haber imalatı”nı. Yeter ki sorunlardan ve dünyadan uzak kalalım, seçeneksizliğe inanıp oyumuzu bir kere daha en hamasi, en pederşahi, en ilkel güdülerin avara kasnak oyununa kurban edelim…
Ülke olarak çocuk istismarı konusunda ciddi bir sabıkamız var. Onları öldürdüğümüz, düzenli olarak dövdüğümüz, elimizden kaçanı sokakların gettosuna hapsedip kaçamayanı köle gibi çalıştırdığımız, okula gönderdiklerimiz de hep kul kalsın diye bilim, teknoloji, kültür, demokrasi kaçkını yaratıcılık düşmanı bir “eğitim” uydurduğumuz yetmezmiş gibi, bir de cinsel tacizde bulunuyorduk zaten. Alenen değil elbette, arka odada, yüklükte, karanlıkta… Pederşahi iktidara boyun eğen uyruğun ezeli ergenliğe mahkumiyeti her zaman ahlaki ikiyüzlülükle sonuçlanır.
Sonra birden yen yırtıldı, kangren olmuş kol dışarı fırlayıp cerahatin ulaştığı beyinlerimizi dumura uğrattı. Yeni yırtan internetti. O zaman “suçlu da o olmalıydı! Zaten küçüklü büyüklü yolsuzluklarımızın, “derin” faaliyetlerimizin açığa çıkması ve dünya âleme rezil olmamız da hep internet yüzünden olmuyor muydu? İnterneti rant paylaştırarak yönetmek de mümkün değildi. İnternette “önüne gelen” en “kutsal” bildiklerimize “hakaret” yağdırıyordu. Çünkü internet, yapısını kuran “ağ mantığı”ndan dolayı, “küresel”, “gayri-merkezi”, “açık”, “sınırsız”, “etkileşimli”, “kullanıcı-denetimli” ve “altyapıdan-bağımsız”dı. İşte bu bizim (siyasi) “kültürümüze” aykırıydı. Büyük harfli bir “Merkez” kurulmalı, bu başıbozuk ortama “düzen” getirmeli ve eli kolu her yere yetmeliydi. “Hukuk” başka ne işe yarardı ki?
Önce “İnternet Takip Merkezi” dediler, sonra “Bilişim Güvenliği Başkanlığı”… “Güvenlik” lafını severiz, ciddi durur ve önce güven sonra da korku telkin eder. Ama sonra birileri vakvakları ürkütmemeye karar vermiş olacak ki, daha suya sabuna dokunmayan bir isimde karar kıldılar: “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı”…

Bilginin ve iletişimin denetimi her iktidarın rüyasıdır

Her iktidar, uyruklarının bilgiye erişimini ve aralarındaki iletişimi denetlemeyi ve böylece kendisine bir gül bahçesi kurmayı hayal eder. Ama bilgi iktidardan kaçar. Merkezi olmayan ağlar üzerinde dolaşan bilgiyi zapt etmenin imkânı yoktur. Ancak iktidar merkezi otoritesi hakkında da hayal görüyorsa, kendini gül bahçesinde sanmaya devam edecektir. Ta ki, bilgi dikenleri her yanına batana kadar…
Latin kökenli dillerde “iletişim” ve “topluluk” aynı köke sahiptir: “ortaklık”… Ortaklık zemini topluluğun da iletişimin de ortak temelidir. Bruce Sterling’in dediği gibi, nerede bir topluluk varsa orada iletişim de vardır; bu iletişimi şu veya bu yolla engellemeye çalıştığınızda topluluğu da incitmiş olursunuz. Elindeki her türlü imkânla size direnecektir.
Her ne kadar başarısız olmaya mahkûmsa da, iktidar bilgi ve iletişimi denetlemeye çalışırken meşruiyetini ortak faydasını gözetmesinden aldığı topluma ciddi zararlar verir. İşte bunu yaşıyoruz. Hükümet ve devlet mekanizması, temel topluluk hakkımız olan bilgiye erişim ve iletişim hakkımıza göz dikiyor; özgürlüğümüze ve refahımıza zarar veriyor. Bilginin küresel dolaşımına entegre olmamızı ve özgürce iletişimde bulunmamızı engellemeye teşebbüs ederek geleceğimizi karartıyor.
Ortaöğrenimde şiddet, çocuk pornografisi, nefret söylemleri ve terörist örgütlenme imkânı derken, iktidar izlemek ve önlemekle yükümlü olduğu ve mevcut yasalarla bunun için muktedir kılındığı suçlarla baş edemeyince faturayı yine internete çıkardı. Dershaneyi denetim mekânı olarak gören, çocuk istismarını önlemek için hiç bir şey yapmayan, nefret söylemini oy kaygısıyla körükleyen, terör linç teşebbüsleriyle geldiğinde bunu “milli hassasiyet” halısının altına süpüren iktidar, elbette kendi iktidarsızlığını değil, özgür iletişimi ve bilgi özgürlüğünü suçlayacak.
Daha önce RTÜK ve Ulusal Bilgi Güvenliği tasarılarını görmüştük. 5651 RTÜK yasa tasarısını aştı geçti. Ulusal Bilgi Güvenliği Yasa Tasarısı bir gönderilip bir geri çekiliyor. Bir şekilde bunu da yasalaştıracakları kesin. Böylece sansüre mahremiyet ihlallerini, özel iletişimin takip edilmesini, fişlenmeleri ve sürekli gözetimi de ekleyeceğiz.

Sadece özgürlüğe ve demokrasiye değil, ülkeye zarar veriyorsunuz!

Bilgi Teknolojisi ve İnovasyon Vakfı ABD politika yapıcılarını “dijital refah” konusunda uyaran bir rapor yayınladı (http://www.itif.org/index.php?id=34). Bilgi teknolojilerinin (BT) ekonominin motoru olarak verimlilik, istihdam, daha etkili pazarlar, daha yüksek mal ve hizmet kalitesi ve inovasyon bakımından yaptığı etkiyi inceleyen raporun ilginç yanı, bu etkinin politika yapıcılara “rağmen” ortaya çıktığını göstermesi. Politikacılar ne yaparsa yapsın dünyanın döndüğü anlamına gelmiyor bu kuşkusuz; tersine, eğer politika BT’ye köstek değil destek olsaydı söz konusu etkinin ne kadar daha güçlü, yaygın ve kalıcı olabileceğini ifade ediyor.
Rapor, ABD ekonomisindeki gelişmenin dinamiğini BT’nin sağladığını, ancak Bush yönetiminin bunun farkında değilmiş gibi davrandığını ve önceliği başka konulara verdiğine dikkat çekiyor; ama bu “önceliğin” askeri-endüstriyel lobinin enerji-finans-bilgi akışının kontrolü hayali ve terör korkusu yoluyla post-polis devletinin inşası olduğunu söylemiyor elbette.
Raporun bizi ilgilendiren kısmı BT bakımından politika önceliklerini konumlama tarzı: “dijital ekonomiye hak ettiğini ver” (BT’yi ekonomi politikalarının odağına yerleştir); “dijital inovasyonu ve ekonomik sektörlerin dönüşümünü etkin bir şekilde teşvik et” (anahtar sektörlerde BT alanında inovasyon ve ar-ge’yi destekle); “vergi yasalarını BT yatırımlarını tetiklemek için kullan” (BT’nin verimlilik üzerinde yaptığı etkiyi göze alarak vergi seçimini doğru yap); “dijital okuryazarlık ve dijital teknoloji uyumunu cesaretlendir” (yurttaşların dijital ekonomiye katılımını artır ve bunu sivil toplumla birlikte yap); “zarar verme” (dijital büyüme makinesini yavaşlatacak olumsuz düzenlemelerden kaçın)…
Tanıdık geldi mi? Ne yazık ki ekonomimiz ABD düzeyinde değil! Orada ekonominin büyüklüğü ve küresel payı nedeniyle güçlenen dinamizmi “politikaya rağmen” BT etkisini hayata geçirebiliyor. Bizim politika yapıcılarımız toraman bir yumurcakla değil de kuvözdeki bir bebekle uğraştıklarının farkındalar mı acaba? ABD’deki hemcinsleri kadar küresel hırslara sahip olamasalar da, coğrafyaları içine kapatma hayali kurdukları bir Türkiye ile sınırlı olsa da, öncelikleri bir o kadar ulvî… Kim takar BT’yi! Biz kendi yağımızla kavrulur, yağ yakan motorumuzla boğuluruz.
Bilgi ekonomisine geçiş, bilgi toplumuna dönüşmek, inovasyonla ulusal rekabet avantajı yaratmak, tüm toplumda niteliksel dönüşüm gerektiren konular. Son dört yıldır bu alanlarda maalesef sadece gecikmiş, toplumsal uzlaşıyı yansıtmaktan uzak ve dolayısıyla başarısı kuşkulu “stratejiler” görmekle kalmadık. Hükümetin “icraatları” ortada: interneti zapt etmeye çalışan, bilgi ve iletişim özgürlüğüne kasteden yasalar ve yasa tasarıları, güvenlik saplantılı bilgi denetim kurumu önerileri, iktidar aşımıyla körelen mevcut kurumlar, mantıksız sansür girişimleri, yeni kamusal-özel tekel yapıları, yönetişim kaçkını kamu otoritelerine teslim edilmiş bilgi toplumu hedefleri… Bir de görmediklerimiz var: vatandaşları çaktırmadan fişlemenin aracı yapılmayan, mahremiyeti herkese, elbette devlete karşı da koruyan bir kişisel verileri koruma yasası; “devlet sırları”yla erozyona uğramamış bir bilgi edinme hakkı mekanizması; iş yapma ortamını iyileştiren, üniversite-sanayi işbirliğini teşvik eden, fikri hakları koruyan ve risk sermayesi sektörünü düzenleyen bir “inovasyon yasası”; uluslararası standartlarda bir elektronik imza altyapısı… Ama her şeyden önce politika yapma, karar verme ve uygulama için tüm tarafların katılımına açık bir yönetişim yapısı… Yoksa bir sıçrarız, iki sıçrarız…

Sansür, bilgi ve ekonomi

Bilgi ekonomisi ve bilgi toplumuna uygun hukuksal altyapının oluşturulması hükümetin asli görevi. Bu altyapı ise bilginin toplum içersinde üretimi ve yayılımı sürecini hızlandıracak, bilginin vatandaşlar arasında özgürce paylaşımını sağlayacak “olumlu” düzenlemelerden oluşmak zorunda. Hukuksal düzenlemelerin, nitelikli bilginin üretimi, bu nitelikli bilginin üretim sürecinde yer alan sujelerin hakları korunarak enformasyona dönüştürülmesi ve gerek toplumun tüm kesimlerine gerekse küresel ağa yayılması, enformasyon niteliğindeki bilginin ekonomik ve toplumsal ilişkilerde bilgi ekonomisi ve bilgi toplumu paradigmalarına uygun olarak kullanılması, tüm bu süreçlerde bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) etkin biçimde yer alması olarak özetleyebileceğimiz bilgi toplumu mekanizmaları temel alınarak, uyumlu bir bütün halinde geliştirilmesi gerekiyor.
Peki, hükümet ne yapıyor? Kişisel verilerin korunması, inovasyon teşvikleri, risk sermayesinin kurumsal yapısı, kamu ihale mevzuatının BİT uyumlu hale getirilmesi, yazılım sektörünün teşviki, internetin yaygınlaştırılması, eğitim reformu gibi konularda bilgi ekonomisi ve bilgi toplumunun önünü açacak düzenlemeler mi geliştiriyor? Hayır, hükümet BİT’i tersinden okuyor: 5651 sayılı yasayla TİB adında yeni bir “muzır kurulu” yaratmayı tercih ediyor. Erişkinliğe layık görmediği halkın bilgiye erişimini denetlemekle uğraşıyor. Türk yazılım sektöründen en büyük beklentisi ise daha sıkı filtreleme programları. E-devlete bayılıyor ama kişisel verilerin korunmadığı bir ortamda kim güven duyup da bu hizmetleri kullanacak, düşünmüyor.
Ancak özgürce dolaşan ve adilce paylaşılan bilgi değer yaratır. Yani, ne kadar demokrasi, o kadar ekmek! Alın size aritmetik!

E-polis devleti

Devletin bilgi toplumu stratejisini mekanik e-devlet projelerinden ibaret görme saplantısı mantıksal sonuçlarından birini daha verdi. 5651ılı kanun, “elektronik ortamda işlenen suçların önlenmesi” ile ilgili olarak, internet içeriğinin izlenmesi, denetlenmesi ve sansür edilmesi için yeni bir “e-devlet hizmeti” tanımlıyor! TİB sadece sansür değil izleme hizmeti de veriyor. Bilgiyi kendi malı kabul eden devlet, kulları arasındaki iletişimi denetlemeyi de hak olarak görür tabii. Hükümetin iftihar ettiği e-devlet atılımı, “e-polis devleti”ne doğru evriliyor!
“Hukuk devleti”, pratik olarak hukukun yurttaşlar lehine ve devlete rağmen üstün kılınmasıdır. Çünkü devletler, her zaman ve her yerde “düzenleme”den “denetleme”yi anlarlar ve “güvenlik” ile “hak ve özgürlükler” arasındaki dengenin teminatı hukuk devleti ilke ve kuralları çerçevesinde ancak yurttaş inisiyatifleri ve sivil toplum girişimleri ile sağlanır. Bu inisiyatifin şu ya da bu nedenlerle engellendiği, baskı altına alındığı ve yıldırıldığı durumlar, Çin’de olduğu gibi, “devlet güvenliği” gerekçesiyle bir elektronik foruma mesaj yollamanın ölüm cezasıyla tehdit edildiği “düzenleyici mevzuat”larla sonuçlanabilir. Bu aşırı bir örnek sayılabilir, ancak mantık her zaman sonucuna ulaşma eğilimindedir. Denetleme ABD ya da AB’de olduğu gibi “çocuk pornografisi” ve “ırkçı söylemler”in denetlenmesi veya telif hakkı ihlallerinin önüne geçilmesi maskesiyle başlar, giderek tüm iletişimin denetlenmesi ve sansür edilmesi çabalarıyla sonuçlanır. Türkiye’de yaşanan da tam olarak bu!
“Çocuk pornografisi” işin bahanesi. Hükümet bu konuda ciddi olsaydı, 2001′den beri çocuk pornografisine yönelik ek protokolü imzalamamakta ayak diremez veya on yıl önce imzalanan Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin gereklerini yerine getirirdi. Çocuk emeğinin sömürülmesi, çocuk suçluların sayısındaki artış, fiziksel şiddete uğrayan çocukların sayısındaki patlama göz önünde bulundurulduğunda, çocuk tacizi gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmiş durumda. Hükümet bu “verimli” bahaneyi kullanarak iletişim ve ifade özgürlüğünü kısıtlamayı, denetim ve sansürü meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bugün müstehcenlik, yarın kumar derken, her türlü muhalif içeriğin sansür edilmesinin yolu açılıyor. Nitekim kanunun “zararlı içerik” tanımı ve 301 dâhil olmak üzere referans olarak verilen TCK maddeleri bunu açıkça gösteriyor.
Hukuk devleti ilke ve kuralları, asıl yurttaşların iletişim ve ifade özgürlüğünü korumasını meşru kılıyor. Bu en temel topluluk haklarımızı korumak hepimizin görevi.

İçine kapanan ülke

Türkiye bir süredir giderek içine kapanan bir ülke portresi çiziyor. Toplumsal gündem geleceğimizin yaratılmasına değil, bölünme paranoyasına, kimlik bunalımlarına, yabancı düşmanlığına, otorite arayışına, ideolojik çatışmalara, etnik kamplaşmaya, milliyetçi hezeyanlara teslim olmuş durumda. Ekim 2005′te AB müzakere sürecinin kesintiye uğramasıyla başlayan bu içe kapanma, Kuzey Irak’ta gelişen konjonktür, Şemdinli olayları, 301. madde ve hukukun erozyonu, Hrant Dink cinayeti, Malatya vahşeti, Nokta dergisinin kapanması ve her iki taraf için de demokrasi ayıbı olan son Cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi birbiriyle bağlantılı adımlarla derinleşiyor. Bu karanlık, ülkenin hemen hemen tüm hayati sorunlarıyla ilgili mevcut politikasızlık zafiyetiyle birleşince, ortalık sansür ve denetim yasalarından, otoriter kurumsallaşma planlarından, merkeziyetçi yönetim hayallerinden geçilmiyor. Türkiye artık Suudi Arabistan, Çin, Kuzey Kore gibi ülkelerle aynı kampta anılıyor. “Hukuk devleti” bir yanılsamadan ibaret. Demokratik bir ülke olmadığımız ve iktidar kimde olursa olsun devlet mekanizmasının demokratikleşmeye tahammülünün olmadığı açık.
Böyle bir ortamda bilgi toplumundan, bilgi ekonomisinden, inovasyondan, ulusal rekabet avantajı yaratmaktan ve geleceği yönetmekten söz etmek zor elbette. Daha doğrusu, bu konuları ülkenin demokrasi krizinden soyutlayarak ele almak artık imkânsız. Türkiye’de baskın yönetim eğilimi, her zaman kalkınma ve demokrasiyi birbirinden soyutlamaya, ekonomiyi siyasetten koparmaya, politika ve stratejiyi taktik akıla indirgemeye ve konjonktürün dönme dolabında günü kurtarmaya çalıştı. Bu yöntem işlemiyor ve mevcut küresel bağlamda işlemesine de imkân yok. Şimdi bu yönetsel hayal kırıklığının en tehlikeli evresini yaşıyoruz: ülkeyi içine kapatıp, her türlü aykırı sesi baskı ve şiddetle susturup, kitlesel paranoyaları tetikleyerek yönetme hayali kurmak… Küresel konjonktür bu “yönetimi” gerçekten de hayali kılacağı için de, ortaya çıkan yönetsel boşluğu kimlerin dolduracağı öngörülebilir. Bağımsızlığın ve egemenliğin kaybı asıl böyle başlar: hayali iktidarını kendi halkıyla paylaşmaktan başka korkusu olmayan iktidarsızların ülkenin yönetimini küresel askeri-endüstriyel güç odaklarına bırakmasıyla…
“Rejim” değil ama ülke gerçekten de “ağır bir tehdit” altında. Ama tehdit algımız yanlış. Geleceğimizi ipotek altına alan asıl tehdit, kitlesel ataletimiz ve ezeli ergenliğimizle besleyip büyüttüğümüz otoriter baba figürünün ta kendisi…
Toplumun demokratik taleplerini ortaya koyması gerekiyor ki demokrasi gerçekleşebilsin. Tıpkı vatandaşların bilgi talebinde bulunarak geleceklerine sahip çıkmasının bilgi toplumunu mümkün kılması gibi… Bu iki cümle de, hedefin henüz gerçekleşmediğini ortaya koyuyor. Yani ne demokratik bir toplumda yaşıyoruz ne de bu toplumu “bilgi” ile anabiliriz! Ama aynı zamanda bu yönde toplumsal talebin varlığını da ortaya koyuyor.
Demokrasi olmadan bilgi toplumundan söz edilemeyeceği ortada.

Sansürü içselleştirmek

5651 sayılı internet yayıncılığı yasası, Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde kurulan “e-muzır kurulu” TİB ve Türk Telekom’un fiili erişim tekeli formülünden çıkan sonuç belli: İnternet sansürü…
Özellikle video paylaşım sitesi Youtube’a erişimin sürekli farklı mahkeme kararlarıyla engellenmesi sansür tartışmalarını ayyuka çıkardı. Görünürdeki neden Atatürk’e hakaret suçunun işlenmesiydi. Bu arada Ulaştırma Bakanı ve TİB Başkanı sansür eleştirileri karşısında açıklamalar yaptı ve Youtube’un “internetin yapısı gereği Türkiye’yi de kapsayan” bir “yer sağlayıcı” olduğunu, bu yüzden de kurumdan “faaliyet belgesi” alması gerektiğini, erişim engellemeye bu yüzden başvurmak zorunda kaldıklarını iddia etti. İnternet, “yapısı gereği” ülkemizi de kapsar. Buna göre Türkiye’den erişilebilen her türlü yer sağlayıcı kurumdan faaliyet belgesi almak zorunda! Bu akıl yürütme, 5651 sayılı yasanın ve uygulayıcılarının internetin yapısını nasıl anladıklarını gösteriyor. Bu mantıkla kullanıcı etkileşimine dayalı tüm ağı denetleme rüyası elbette görülür.
Mesele Youtube’a erişimin engellenip engellenememesi değil. Söz konusu olan bu popüler site olunca, medya başta olmak üzere, “dünya âleme rezil olduk” nidalarıyla sansür eleştirisi yapmak da kolay. Daha kaç tane sitenin, blog’un, haber kaynağının sansürlendiğini biliyor musunuz? Bu sansürün herhangi bir hukuki karara dayanmadan üniversite, kütüphane vb. ağlara ne kadar yayıldığını? Mesele bu kadar da değil. Düşünce ve ifade özgürlüğüne ket vuran sansür uygulamalarının yarattığı asıl tehlike, giderek sansür mekanizmasının bilgiyi üreten, dağıtan ve paylaşan bireylerin zihnine sinmesi, içselleşmesidir. İnsanlar farkında olmadan “oto sansür” uygulamaya başlarlar. Sansürle mücadele etmek görece kolaydır. Ama oto sansür söz konusu olduğunda mekanizma anonimleşir.
Bilgi Teknolojileri Kurumu Başkanı, son internet düzenlemeleriyle Türkiye’nin “öncü ve örnek ülke” haline geldiğini söylemişti. Bir biçimde “öncü” olduğumuz doğru da, umarım kimseye “örnek” olmayız! Aslına bakarsanız, olmuşuz bile. Somali’nin 5651′i incelediğini ve benzeri bir yasa çıkarmayı hedeflediğini duydum!

Oyunu kuralına göre oynayın!

Hem saf matematik olarak, hem de ekonomi, insan ilişkileri, savaş, dış ilişkiler gibi alanlara uyarlandığı biçimiyle “oyun teorisi”nde bir oyunun oynanabilmesi için kuralları olması gerekir. Nasıl dilbilimde taraflar arasında bir anlam ve dil birliği iletişimin koşuluysa, oyunda da oyuncular arasında uzlaşılmış bir kurallar bütünü gerekir. Ama dil de oyun da çok boyutlu ve dinamiktir. Yani zaman içinde oyun alanı ve kurallar değişir. Ama taraflar arasındaki uzlaşma değişemez.
Peki, kuralı ihlal ederek kazanmak mümkün değil midir? Bir oyunu kuralına göre oynamadan kazanmanın tek yolu diğer oyunculara kuralı dayatacak güce sahip olmaktır. Bu durumda da kazandığınız, başladığınız oyun değildir artık; yalnızca “oyun kurma” hakkını ele geçirirsiniz. Ama üzerinde bulunduğunuz zemin de kayganlaşır. Çünkü kuralı ihlal ederek oyunu “güç oyununa” dönüştürürsünüz ve güç her zaman el değiştirebilir. Bunun dışında oyunu kuralına göre oynamamanın sonucu oyundan atılmaktır.
Küresel oyunun kuralları değişti. Dışarıdan bakıldığında bu oyun saf bir “güç oyunu” gibi görünse de, oyunun karmaşıklığı, katmanlar ve boyutlar arasındaki dinamik ilişkiler, taraflar arasında sürekli değişen işbirliği ve çatışma rolleri, oyunun kuralını kavramayı zorunlu hale getiriyor. Yeni oyunun adı “bilgi” ve ekonomi, dış ilişkiler, yönetim sanatı ve elbette güç bu değer kaynağı ile olan ilişkilerinize göre belirleniyor. Artık yavaş değil hızlı, izole değil bağlı, statik değil dinamik, merkezi değil dağıtık olmak zorundasınız. Bu, bireyler, örgütler, şirketler ve uluslar, yani tüm oyuncular için geçerli.
Türkiye oyunu kuralına göre oynamıyor. Refahını bilgiye bağlamış değil. Hantal ve merkezi bir biçimde yönetiliyor. Ülkeyi izole, sınırlı ve statik bir konumda sabitlemek için küçük güç oyunları oynanıyor. Bu ihtiras oyununun adı “cumhuriyeti korumak”. Dünya demokratik olmayan cumhuriyetlerle dolu. Onlara “oyuncu” değil “oyuncak” diyorlar…
Sansürün ve denetimin iktidarı kurtardığı nerede görülmüş? Tarih okuyun…

Toplam Yorum: ...
captcha
Resimde gördüğünüz harfleri yukarıdaki alana giriniz
sag

“Göçebe Bilgi”

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler "arası" dolaşsın diye... Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin "göçebe"...