log

Özgür Uçkan

Göçebe Bilgi
social

Gösteri Toplumu 2.0

guvenlik_kamerasiNasıl bir dünyada yaşayacağımıza biz bireyler karar vereceğiz. Devasa bir kamu-özel şirket ortaklığında mı,  özel alanımızı kendimizin belirleyebileceği, farklılkları ve çeşitlilikleriyle zenginleşen bir açık kamusal alanda mı?



(Digital Age Dergisi’nin Haziran 2010 sayısında bir kısmı yayınlanan röportajın kesintisiz hali)
Web 2.0 ve sosyal medya ‘kişisel mahremiyet’ algısını nasıl değiştirdi? Gelecekte bu algının nasıl, hangi yönde nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz?
İnternetin başlangıcında “anonima” kültürün asli bileşeniydi. Anonimlik kültürü, internet öncesinden, ilk ağ deneyimlerinden, “bbs”lerden gelen bir şeydi ve internette de aynen devam etti. İnsanlar kendilerine taktıkları isimlerle, “nick”leriyle varolurlardı. Bu, önemli ölçüde, internetin yeni ve tamamen özgür bir dünya olarak algılanmasıyla ilgiliydi. Bu evrende, “gerçek dünya”nın size yüklediği kimliği taşımak zorunda değildiniz; tersine bu dünyaya yepyeni, özgürce seçilmiş bir kimlikle adım atmak daha çekiciydi. Gerçeklikte kim olduğunuzun hiç bir önemi yoktu. İnternette yaptıklarınızın ve olduğunuz şeyin önemi vardı.
Anonimliğin elbette “mahremiyetin”, “özel alan”ın korunmasıyla da ilişkisi vardı. Çünkü internette gerçek dünyayı yöneten otoritelerin, hükümetlerin ve onların kurallarının esamesi okunmuyordu. İnternet yeni, özgür, sınırsız bir “vatan”dı ve kendi vatandaşları vardı: “netdaşlar” (netizen). Netdaşlar kendi kendilerini yöneterek bir özyönetim  deneyimi yaratıyorlardı. Mahremiyet bunun önemli bir parçasıydı. Bir netdaşa gerçek kimliğini sormak hakaret addedilirdi.
Sonra doğal olarak internet gelişti, büyüdü, derinleşti. Başlangıçta iki ayrı evren gibi duran kurumsal ağ ve kullanıcıların ağı arasındaki sınırlar da geçirgenleşti. Kullanıcılar aynı zamanda “tüketici” de oldular. Zaten çoğu “üretici”ydi. Artık birer üre-tüke-tici (prosumer) olarak metalaşmış vaziyettler ve faaliyetleri üçüncü taraflara satılıyor. İnternet ticarileştikçe, ulus-devletlerin düzenlemeleri de ağa sızmaya başladı. Önce “e-pazar”, sonra da “e-devlet” geldi. İki dünya arasındaki uzaklık kapandı. “Gerçek” dünyanın kuralları interneti kolonileştirmeye başladı. Bu beklenen bir gelişmeydi. Önce “gerçek kimlik” dayatıldı. Sonra da gerçek dünyada ne kadar mahremiyetimiz varsa internette de o kadar özel alanımız kaldı… Kullandığımız internet protokol numaraları (IP), e-posta adreslerimiz,  sahip olduğumuz alan adları, yürüttüğümüz işlemler vb. gerçek kimliklerimizle ilişkilendirilmeye, gerçek dünyada bıraktığımız izlerin çok daha fazlası internet üzerinde kayıt altına alınmaya başladı. Gözetim ve denetim mekanizmaları elektronik ortamın nimetleriyle mahremiyetimizi daha da kuşattı.
“Salt okunur” Web 1.0‘dan “okunur/yazılır” Web 2.0‘a geçiş, kullanıcıların etkinlik alanını birden genişletti. (Aslında web 1.0‘ın “salt okunur” olduğu doğru değil; ilk web tarayıcısı aynı zamanda bir HTML editörüydü. Ama “dil bilgisi “gerektiriyordu!) Web 2.0‘ın yarattığı en önemli dönüşüm kullanıcı etkileşimini deneyimin merkezine yerleştirmesi ve herkesi bir internet yayıncısı haline getirmesi oldu. “Paylaşım” ve “katılım”, “çoktan çoka iletişim” ve etkileşimin yanındaki baskın konumlarına yerleştiler. İnternet hep bir sosyal alandı, topluluklar vardı, ama bu dönüşümle birlikte gerçek bir toplum haline geldi. Toplumsal dinamiklerin tamamen işlediği bir sosyal alan… Sosyal ağlar ve giderek artan sosyal etkileşim ihtiyacı, internetin hayatımızda kapladığı zaman ve mekanın artışıyla doğru orantılı olarak sosyal ilişkiler alanının ayrılmaz bir parçası oldu. Friendster hizmete girdikten bir kaç ay sonra rekor bir kullanıcı sayısına ulaşmıştı. Bunu diğerleri izledi. Şimdi farklı işlevler yüklenen Facebook, Linkedin, MySpace, Match, Friendfeed, Buzz derken internet kullanıcılarının önemli bir kısmı için sosyal medya vazgeçilmez hale geldi. Bu gelişimin işaretleri Web 1.0 döneminin chat, haber grupları ve forum ortamlarında okunabilir durumdaydı zaten.
Bu durumun mahremiyet algısında önemli bir değişiklik yarattığı açık. Ama mahremiyete verilen önemin azalması sadece sosyal medya ile açıklanamaz. “Big Brother” tarzı TV programları bu dönüşümün sadece internet kullanıcılarıyla sınırlı olmadığının açık bir göstergesi. Geçen yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Guy Debord, bu gelişmenin adını koymuştu: “Gösteri Toplumu”… Medyanın, ekranların, gösterişin hakimiyetinde bir arena toplumu… Debord’un deyimiyle, imge hakikatin, medya belleğin, kopya modelin yerine geçti; imge tüketimi refahla özdeşleşti   Bu durum, aslında paradoksal bir biçimde “ortak alan”ın, yani kamusal alanın işlevsizleşmesinin de bir sonucu. İnsanlar sosyal ilişkilerin giderek dolayımlanması, yani medyatize edilmesi sonucunda, işlevini yitiren kamusal alanın yerine kamusallaştırdıkları kendi özel alanlarını koyuyorlar. Özel alanlar arasındaki geçirgenlik ilişkisi bir sosyalleşme yanılsaması yaratıyor. Teşhircilik ve röntgencilik bir sosyal ilişki modeline dönüşerek “doğallaşıyor”. Sosyal ağlar ve sosyal medya, geçen yüzyılın ikinci yarısında başlayan bu dönüşümün zirvesi sadece. Neyse ki “zirve”i terimi bize her çıkışın bir inişi olduğunu da hatırlatıyor. Bu “trend”in tersine dönmeye başladığına dair güçlü işaretler var… En azından belli sayıda insan giderek daha fazla örgütlenerek mahremiyet başta olmak üzere temel haklarını geri istemeye başlıyor.
Rızaları dahilinde ya da haricinde hemen her yerde kayıt altına alınıyor olmaları günümüzde ve gelecekte insanları nasıl etkiliyor/etkileyecek?
“Elektronik gözetim toplumu” kavramı 1980‘lerden beri çok tartışılan bir konu. Ağ teknolojileri hayatımıza getirdiği kolaylıkların yanı sıra, gözetim ve denetim mekanizmalarına hiç bir zaman sahip olmadıkları bir kapsayıcılık bahşetti. Toplumun tamamı bir “panoptikon” haline geldi. Yani Bentham’ın deyişiyle “gözetleme kulesi etrafında örgütlenmiş bir modern hapishane”… Küresel ağ toplumunun aynı zamanda bir gözetim ve denetim toplumu, hatta küresel bir polis devleti olmaması için hiç bir neden yok. Buraya doğru da götürülüyoruz. Üstelik bu “polis devleti” bildiğimiz faşizan yönetimlere pek benzemiyor. Elbette benzer yanları var: özgürlüğümüzü güvenlik yanılsamasına rehin veriyoruz; özel hayatımızdan konfor ve yine güvenlik karşılığında vaz geçiyoruz. 11 Eylül 2001’de dünyayı işgal eden korku imparatorluğu, özgürlük, mahremiyet ve güvenlik arasındaki dengeyi manipüle etti. Naomi Klein’ın deyimiyle “şok doktirini” hayatlarımızı kuşattı.
Ama bu yeni “polis devleti”nin önemli bir farkı da var: Polis özelleştirilmiş durumda! Bu dünya korporatist, kurumsal bir dünya. Bizi gözetleyen sadece devletler ve onların kolluk kuvvetleri değil; bunu şirketler de yapıyor. Şirketlere özel hayatımızı açıyoruz, bunun karşılığında da refaha kavuşuyoruz; daha doğrusu refahın imgesini tüketiyoruz! Bunun için ödediğimiz bedel, özel hayatımız başta olmak üzere bize ait olan her şeyin metalaştırılması. Buna “seyirci metası” (audience commodity) diyoruz. Televizyonun etkileşimsiz dünyasında seyirciydik; artık söz konusu olan bir “kullanıcı metası” ve değeri çok daha yüksek. Sadece varlığımız ve algımız üçüncü taraflara reklam komisyonu karşılığında satılmakla kalmıyor, birer “prosumer” olarak bedavaya ürettiğimiz içerik de diğer kullanıcılara satılıyor. Bu bedava emeğin karşılığında aldığımız “bedava” hizmet ise “işyerine” giriş ve imkanlarının bir bölümünü “bedava” kullanma hakkı. Fabrikada diğer ücretsiz işçilerle birlikte çalışma “ayrıcalığı” karşılığında bedavaya çalışıyoruz!
İster “tatlılıkla” ister zorla olsun, sürekli gözetim altında olmamız, faaliyetlerimizin ve bıraktığımız her izin kayıt altına alınması ve satılması, (önce bize karşı) kullanılması elbette hayatımızı derinden etkiliyor. Sokakları, meydanları, hatta okul tuvaletlerini  işgal eden kameralar, her birimizin cebinde taşıdığı, nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı bildiren, hep en son modelini almak için çıldırdığımız cicili bicili mobil casuslar, coğrafi bilgi sistemleri, lokasyon temelli medya, artırılmış gerçeklik (augmented reality) uygulamaları, yakında bize ait türlü bilgiyi seve isteye emanet edeceğimiz bilgi işlem “bulutları” henüz sadece başlangıç. Yeni gözetim toplumu daha sessiz sinema dönemini yaşıyor.
Peki ne olacak? Bilmiyorum. Sosyal statüyü ve itibarı görünürlükle karıştırmaya devam ettiğimiz sürece daha kötü olacak. Bunu biliyorum. Ya da ağların bize sunduğu başka imkanları, yani kayıp giden, ele avuca sığmaz göçebe bölgeleri, kara delikleri, özgür şebekeleri, anonim kamusallıkları, bilgiyi özgürleştiren açık ağları, korporatist dünyanın sırlarını sızdırarak ona karşı bir silah haline getiren wiki’leri keşfettikçe güçlenip, bir noktada kritik kütle etkisi yaratacağız. Her şey değişecek. Çünkü ağ gözetleyene de gözetimi boşa çıkarmak isteyene de imkan tanıyor. Ağlar, kapitalizmin tarihinde ilk kez tüm küreyi kaplamasına izin verdiği gibi, aynı zamanda üretim araçlarının özel mülkiyetinin altını da oyuyor, yeni kolektif üretim biçimlerinin kapısını da açıyor. Bakalım ne olacak? Ben de merak ediyorum.
Gündemdeki tartışmalar ışığında, Facebook gibi sosyal medya sitelerinin üyelerinin kişisel bilgileri konusundaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Facebook başta olmak üzere sosyal medya pazarının hakim oyuncularının kullanıcıların mahremiyet haklarıyla ilişkisi doğal olarak sorunlu. Çünkü bu oyuncular iş modellerini kullanıcı bilgilerinin değişimi üzerine kurmak zorundalar. Bu yüzden Facebook kurucusu Zuckerberg’in (iyi ki) çok tepki toplayan “artık mahremiyet mi kaldı” çıkışı, sadece küstahça değil, aynı zamanda dürüst bir talebin de ifadesi. Daha önce de söylediğim gibi, bu şirketler “kullanıcı metası” üzerinden para kazanmak zorunda. Paradoks, bu şirketlerin aynı zamanda kullanıcıların güvenini kalıcı bir şekilde kazanmak zorunda olmalarından kaynaklanıyor. Sosyal ağ teknolojilerini geliştiren de bu paradoksun ta kendisi. Güven kaybına uğramadan mahremiyet duvarlarını kevgire döndürmek için gerçekten çok yaratıcı olmak zorundalar! Burada işlerini en çok kolaylaştıran şey de, yine daha önce sözünü ettiğim arena dinamikleri. Yani “Gösteri Toplumu 2.0”!
İtibar görünürlükle özdeş hale getirildiğinde, mahremiyet sizin için “kaybetmekle” eşanlamlı oluveriyor… Ama “başarılı” olmak için vazgeçmeniz gereken şey, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi ve bu belgeleri imzalayan her devletin anayası ile korunan temel bir hak, mahremiyet hakkı, yani “özel hayatın gizliliği” olunca işler karışıyor!  Üstelik bu hakka saygı gösterildiği izlenimi yaratmak kullanıcı güvenini kazanmanın en önemli koşullarından biri olduğu için sorun iyice çetrefilli bir hal alıyor.
Facebook’un 2005 ile 2010 arasındaki mahremiyet politikalarına yakından baktığımızda, kullanıcılara kişisel bilgileri üzerinde denetim kurmak için sunduğu seçeneklerin giderek karmaşıklaştığını görüyoruz. Bu karmaşıklık aslında onların elindeki seçeneklerin daraltılması anlamını taşıyor. Facebook büyüdükçe, keseri kendinden, iş ve reklam ortaklarından yana kullanıyor. Neyse ki, gerek anavatanı ABD’de gerekse en önemli pazarlarından biri olan AB’nde anayasalar tarafından korunan mahremiyet hakkının bu şirkete karşı da korunması için özellikle EPIC, EFF, ACLU, EDRI, Privacy International gibi sivil toplum kuruluşları devreye giriyor ve hem davalar açıyor, hem de otoritelere görevlerini yerine getirmeleri için baskı uyguluyor. Facebook mahremiyet politikalarının hukuk dışılığı nedeniyle bir çok kez davalar ve yaptırımlarla karşılaştı ve her defasında geri adım atmak zorunda kaldı. En son Avrupa Komisyonu tarafından açık bir biçimde uyarıldı. Hemen akabinde Zuckerberg mahremiyet denetim sistemlerini basitleştirme sözü verdi ve Facebook yeni, basitleştirilmiş bir mahremiyet koruma sistemini devreye soktu.
Elbette bu hukuk zoru mahremiyet ihlallerini tamamen önlemiyor. Çünkü bu konudaki şirket uygulamaları pek de şeffaf sayılmaz. Sorun da burada zaten. Facebook’un mahremiyet ihlalleri söz konusu olduğunda çoğu sosyal medya tutkunu, “iyi de o zaman bankaları, alışveriş merkezlerini, cep telefonlarını da kullanmayalım” diyor. Ama unuttukları bir şey var: Bankalar ve banka kartları dolayımıyla toplanan kullanıcı verilerinin kullanımı üzerinde çok sıkı bir denetim var. Bu alan, bizim gibi hukuk zafiyeti olan ülkelerde yeterince olmasa da çoğu ülkede ciddi bir biçimde düzenlenmiş durumda. İnternet, özellikle sosyal medya ise düzenleme bakımından henüz bir cangıl portresi çiziyor. Bu alan daha yeni düzenleniyor. Bu da doğal. Hukuk arkadan gelmek zorunda.
Şirketlerin kullanıcı verilerinin ne kadarını hangi amaçlar için ve hangi sınırlar dahilinde kullanacağı ile ilgili politikalarının denetime açık, şeffaf  ve öncelikle de basit bir biçimde anlaşılabilir, yani “kullanıcı dostu” olması gerekiyor!  ABD’de sosyal medyayı kapsayacak bir mahremiyet yasasının çıkması gündemde. Bu konuda çok hassas olan AB ülkeleri de benzer düzenlemeler yapmak üzere. Ama kullanıcıların büyük çoğunluğu mahremiyetlerinin takipçisi olmadıkça hukukun işlevi sınırlı olacak. Bu sorunun nasıl çözüleceği, dijital ekosistemin geleceğini belirleyecek kadar önemli…
Ülkemizde bireylerin kişisel bilgilerinin gizliliğini koruyacak düzenlemeler hangileridir? Bu düzenlemeler yeterli midir?
Ülkemiz, özel hayatın gizliliğinin korunması anlamında mahremiyet hakkı bakımından ne yazık ki sınıfta kalmış durumda. Elbette mahremiyeti, özellikle “aile hayatının “korunması vurgusuyla koruyan, Anayasa’nın 20. ve 21. maddeleri başta olmak üzere bazı düzenlemeler mevcut. Bu aile vurgusu “milli örf ve adetlerimiz”e dayandırılan “toplumsal değerlerimiz”den kaynaklanıyor. İşin kötü yanı bu “hassasiyet” bile özel hayatı korumaya yetmiyor. Mahremiyet  ile ilgili en önemli düzenleme Medeni Kanun içerisindeki ilgili maddeler. Ayrıca usul ve ceza hukukunda da bazı maddeler mevcut. Bizde hukuk asli işlevini yerine getirip bireyi devlete karşı korumadığı, tersine devleti koruduğu için, bu düzenlemeler istisnalarla delik deşik edlilmiş durumda. Yani devletin menfaati söz konusuysa aile hayati filan dinlenmiyor. Şirketlerin menfaati de kimi zaman devletin menfaatleriyle çakışabiliyor. Yani bireysel hayatımız zaten korunmaya değmediği gibi geleneksel aile “örtüsü” bile bizi koruyamayabiliyor!
Kişisel bilgilerin korunması konusunda da çeşitli kanunlarda düzenlemeler mevcut. Ama bu düzenlemeler maalesef elektronik ortamın kendine özgü yapısı için yeterli değil. İnternetle ilgili hukuksal düzenlemelerin en önceliklisi olan Kişisel Verileri Koruma Kanunu, bizde tasarı halinde, 2000 yılından beri Meclise gidip geliyor. İnterneti sansürlemek için on beş günde mükemmel bir uzlaşıyla kanun çıkarmasını bilen Meclis bu konuda ayak sürüyor. Nedeni açık: kişisel verilerimizi bile devlet malı olarak görmeye eğilimli kolluk kuvetleri, istihbarat örgütleri ve çeşitli kamu yönetim birimleri, sürekli yasada kendilerine yönelik istisnalar talep ediyor ve bunun için birbirleriyle kavga ediyor. Bu istisna taleplerinin ticari sırlarla ilgili de sonuçları olduğu için, meclis komisyonlarında bir türlü uzlaşıya varılamıyor. Yasa çıkmadığı için, isteyen kamu birimi bu konuda istediği gibi davranıyor. Şirketler de bu hukuksuzluğun keyfini sürüyor. Öte yandan uyum süreci kapsamında bu konudaki AB direktiflerini iç hukukumuza uyarlama sözü de verdiğimiz için, bu tasarı değiştirile değiştirile gündeme getirilmeye devam ediliyor; ama gönülsüz bir biçimde. Hemen her AB İlerleme Raporu’nda bu konuda bir uyarı bulunuyor.
Sözün kısası, Türkiye özellikle elektronik ortamda mahremiyet koruması bakımından tam bir cangıl; yani Facebook, Google gibi şirketler için tam bir vaha!
Mahremiyet gibi “modası geçmiş” bir konuda içinizi kararttıysam üzgünüm. Sonuçta nasıl bir dünyada yaşayacağımıza biz bireyler karar vereceğiz. Devasa bir kamu-özel şirket ortaklığında mı,  özel alanımızı kendimizin belirleyebileceği, farklılkları ve çeşitlilikleriyle zenginleşen bir açık kamusal alanda mı?

Web 2.0 ve sosyal medya ‘kişisel mahremiyet’ algısını nasıl değiştirdi? Gelecekte bu algının nasıl, hangi yönde nasıl değişeceğini düşünüyorsunuz?

İnternetin başlangıcında “anonima” kültürün asli bileşeniydi. Anonimlik kültürü, internet öncesinden, ilk ağ deneyimlerinden, “bbs”lerden gelen bir şeydi ve internette de aynen devam etti. İnsanlar kendilerine taktıkları isimlerle, “nick”leriyle varolurlardı. Bu, önemli ölçüde, internetin yeni ve tamamen özgür bir dünya olarak algılanmasıyla ilgiliydi. Bu evrende, “gerçek dünya”nın size yüklediği kimliği taşımak zorunda değildiniz; tersine bu dünyaya yepyeni, özgürce seçilmiş bir kimlikle adım atmak daha çekiciydi. Gerçeklikte kim olduğunuzun hiç bir önemi yoktu. İnternette yaptıklarınızın ve olduğunuz şeyin önemi vardı.

Anonimliğin elbette “mahremiyetin”, “özel alan”ın korunmasıyla da ilişkisi vardı. Çünkü internette gerçek dünyayı yöneten otoritelerin, hükümetlerin ve onların kurallarının esamesi okunmuyordu. İnternet yeni, özgür, sınırsız bir “vatan”dı ve kendi vatandaşları vardı: “netdaşlar” (netizen). Netdaşlar kendi kendilerini yöneterek bir özyönetim  deneyimi yaratıyorlardı. Mahremiyet bunun önemli bir parçasıydı. Bir netdaşa gerçek kimliğini sormak hakaret addedilirdi.

Sonra doğal olarak internet gelişti, büyüdü, derinleşti. Başlangıçta iki ayrı evren gibi duran kurumsal ağ ve kullanıcıların ağı arasındaki sınırlar da geçirgenleşti. Kullanıcılar aynı zamanda “tüketici” de oldular. Zaten çoğu “üretici”ydi. Artık birer üre-tüke-tici (prosumer) olarak metalaşmış vaziyettler ve faaliyetleri üçüncü taraflara satılıyor. İnternet ticarileştikçe, ulus-devletlerin düzenlemeleri de ağa sızmaya başladı. Önce “e-pazar”, sonra da “e-devlet” geldi. İki dünya arasındaki uzaklık kapandı. “Gerçek” dünyanın kuralları interneti kolonileştirmeye başladı. Bu beklenen bir gelişmeydi. Önce “gerçek kimlik” dayatıldı. Sonra da gerçek dünyada ne kadar mahremiyetimiz varsa internette de o kadar özel alanımız kaldı… Kullandığımız internet protokol numaraları (IP), e-posta adreslerimiz,  sahip olduğumuz alan adları, yürüttüğümüz işlemler vb. gerçek kimliklerimizle ilişkilendirilmeye, gerçek dünyada bıraktığımız izlerin çok daha fazlası internet üzerinde kayıt altına alınmaya başladı. Gözetim ve denetim mekanizmaları elektronik ortamın nimetleriyle mahremiyetimizi daha da kuşattı.

“Salt okunur” Web 1.0‘dan “okunur/yazılır” Web 2.0‘a geçiş, kullanıcıların etkinlik alanını birden genişletti. (Aslında web 1.0‘ın “salt okunur” olduğu doğru değil; ilk web tarayıcısı aynı zamanda bir HTML editörüydü. Ama “dil bilgisi “gerektiriyordu!) Web 2.0‘ın yarattığı en önemli dönüşüm kullanıcı etkileşimini deneyimin merkezine yerleştirmesi ve herkesi bir internet yayıncısı haline getirmesi oldu. “Paylaşım” ve “katılım”, “çoktan çoka iletişim” ve etkileşimin yanındaki baskın konumlarına yerleştiler. İnternet hep bir sosyal alandı, topluluklar vardı, ama bu dönüşümle birlikte gerçek bir toplum haline geldi. Toplumsal dinamiklerin tamamen işlediği bir sosyal alan… Sosyal ağlar ve giderek artan sosyal etkileşim ihtiyacı, internetin hayatımızda kapladığı zaman ve mekanın artışıyla doğru orantılı olarak sosyal ilişkiler alanının ayrılmaz bir parçası oldu. Friendster hizmete girdikten bir kaç ay sonra rekor bir kullanıcı sayısına ulaşmıştı. Bunu diğerleri izledi. Şimdi farklı işlevler yüklenen Facebook, Linkedin, MySpace, Match, Friendfeed, Buzz derken internet kullanıcılarının önemli bir kısmı için sosyal medya vazgeçilmez hale geldi. Bu gelişimin işaretleri Web 1.0 döneminin chat, haber grupları ve forum ortamlarında okunabilir durumdaydı zaten.

Bu durumun mahremiyet algısında önemli bir değişiklik yarattığı açık. Ama mahremiyete verilen önemin azalması sadece sosyal medya ile açıklanamaz. “Big Brother” tarzı TV programları bu dönüşümün sadece internet kullanıcılarıyla sınırlı olmadığının açık bir göstergesi. Geçen yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Guy Debord, bu gelişmenin adını koymuştu: “Gösteri Toplumu”… Medyanın, ekranların, gösterişin hakimiyetinde bir arena toplumu… Debord’un deyimiyle, imge hakikatin, medya belleğin, kopya modelin yerine geçti; imge tüketimi refahla özdeşleşti   Bu durum, aslında paradoksal bir biçimde “ortak alan”ın, yani kamusal alanın işlevsizleşmesinin de bir sonucu. İnsanlar sosyal ilişkilerin giderek dolayımlanması, yani medyatize edilmesi sonucunda, işlevini yitiren kamusal alanın yerine kamusallaştırdıkları kendi özel alanlarını koyuyorlar. Özel alanlar arasındaki geçirgenlik ilişkisi bir sosyalleşme yanılsaması yaratıyor. Teşhircilik ve röntgencilik bir sosyal ilişki modeline dönüşerek “doğallaşıyor”. Sosyal ağlar ve sosyal medya, geçen yüzyılın ikinci yarısında başlayan bu dönüşümün zirvesi sadece. Neyse ki “zirve”i terimi bize her çıkışın bir inişi olduğunu da hatırlatıyor. Bu “trend”in tersine dönmeye başladığına dair güçlü işaretler var… En azından belli sayıda insan giderek daha fazla örgütlenerek mahremiyet başta olmak üzere temel haklarını geri istemeye başlıyor.

Rızaları dahilinde ya da haricinde hemen her yerde kayıt altına alınıyor olmaları günümüzde ve gelecekte insanları nasıl etkiliyor/etkileyecek?

“Elektronik gözetim toplumu” kavramı 1980‘lerden beri çok tartışılan bir konu. Ağ teknolojileri hayatımıza getirdiği kolaylıkların yanı sıra, gözetim ve denetim mekanizmalarına hiç bir zaman sahip olmadıkları bir kapsayıcılık bahşetti. Toplumun tamamı bir “panoptikon” haline geldi. Yani Bentham’ın deyişiyle “gözetleme kulesi etrafında örgütlenmiş bir modern hapishane”… Küresel ağ toplumunun aynı zamanda bir gözetim ve denetim toplumu, hatta küresel bir polis devleti olmaması için hiç bir neden yok. Buraya doğru da götürülüyoruz. Üstelik bu “polis devleti” bildiğimiz faşizan yönetimlere pek benzemiyor. Elbette benzer yanları var: özgürlüğümüzü güvenlik yanılsamasına rehin veriyoruz; özel hayatımızdan konfor ve yine güvenlik karşılığında vaz geçiyoruz. 11 Eylül 2001’de dünyayı işgal eden korku imparatorluğu, özgürlük, mahremiyet ve güvenlik arasındaki dengeyi manipüle etti. Naomi Klein’ın deyimiyle “şok doktirini” hayatlarımızı kuşattı.

Ama bu yeni “polis devleti”nin önemli bir farkı da var: Polis özelleştirilmiş durumda! Bu dünya korporatist, kurumsal bir dünya. Bizi gözetleyen sadece devletler ve onların kolluk kuvvetleri değil; bunu şirketler de yapıyor. Şirketlere özel hayatımızı açıyoruz, bunun karşılığında da refaha kavuşuyoruz; daha doğrusu refahın imgesini tüketiyoruz! Bunun için ödediğimiz bedel, özel hayatımız başta olmak üzere bize ait olan her şeyin metalaştırılması. Buna “seyirci metası” (audience commodity) diyoruz. Televizyonun etkileşimsiz dünyasında seyirciydik; artık söz konusu olan bir “kullanıcı metası” ve değeri çok daha yüksek. Sadece varlığımız ve algımız üçüncü taraflara reklam komisyonu karşılığında satılmakla kalmıyor, birer “prosumer” olarak bedavaya ürettiğimiz içerik de diğer kullanıcılara satılıyor. Bu bedava emeğin karşılığında aldığımız “bedava” hizmet ise “işyerine” giriş ve imkanlarının bir bölümünü “bedava” kullanma hakkı. Fabrikada diğer ücretsiz işçilerle birlikte çalışma “ayrıcalığı” karşılığında bedavaya çalışıyoruz!

İster “tatlılıkla” ister zorla olsun, sürekli gözetim altında olmamız, faaliyetlerimizin ve bıraktığımız her izin kayıt altına alınması ve satılması, (önce bize karşı) kullanılması elbette hayatımızı derinden etkiliyor. Sokakları, meydanları, hatta okul tuvaletlerini  işgal eden kameralar, her birimizin cebinde taşıdığı, nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı bildiren, hep en son modelini almak için çıldırdığımız cicili bicili mobil casuslar, coğrafi bilgi sistemleri, lokasyon temelli medya, artırılmış gerçeklik (augmented reality) uygulamaları, yakında bize ait türlü bilgiyi seve isteye emanet edeceğimiz bilgi işlem “bulutları” henüz sadece başlangıç. Yeni gözetim toplumu daha sessiz sinema dönemini yaşıyor.

Peki ne olacak? Bilmiyorum. Sosyal statüyü ve itibarı görünürlükle karıştırmaya devam ettiğimiz sürece daha kötü olacak. Bunu biliyorum. Ya da ağların bize sunduğu başka imkanları, yani kayıp giden, ele avuca sığmaz göçebe bölgeleri, kara delikleri, özgür şebekeleri, anonim kamusallıkları, bilgiyi özgürleştiren açık ağları, korporatist dünyanın sırlarını sızdırarak ona karşı bir silah haline getiren wiki’leri keşfettikçe güçlenip, bir noktada kritik kütle etkisi yaratacağız. Her şey değişecek. Çünkü ağ gözetleyene de gözetimi boşa çıkarmak isteyene de imkan tanıyor. Ağlar, kapitalizmin tarihinde ilk kez tüm küreyi kaplamasına izin verdiği gibi, aynı zamanda üretim araçlarının özel mülkiyetinin altını da oyuyor, yeni kolektif üretim biçimlerinin kapısını da açıyor. Bakalım ne olacak? Ben de merak ediyorum.

Gündemdeki tartışmalar ışığında, Facebook gibi sosyal medya sitelerinin üyelerinin kişisel bilgileri konusundaki politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Facebook başta olmak üzere sosyal medya pazarının hakim oyuncularının kullanıcıların mahremiyet haklarıyla ilişkisi doğal olarak sorunlu. Çünkü bu oyuncular iş modellerini kullanıcı bilgilerinin değişimi üzerine kurmak zorundalar. Bu yüzden Facebook kurucusu Zuckerberg’in (iyi ki) çok tepki toplayan “artık mahremiyet mi kaldı” çıkışı, sadece küstahça değil, aynı zamanda dürüst bir talebin de ifadesi. Daha önce de söylediğim gibi, bu şirketler “kullanıcı metası” üzerinden para kazanmak zorunda. Paradoks, bu şirketlerin aynı zamanda kullanıcıların güvenini kalıcı bir şekilde kazanmak zorunda olmalarından kaynaklanıyor. Sosyal ağ teknolojilerini geliştiren de bu paradoksun ta kendisi. Güven kaybına uğramadan mahremiyet duvarlarını kevgire döndürmek için gerçekten çok yaratıcı olmak zorundalar! Burada işlerini en çok kolaylaştıran şey de, yine daha önce sözünü ettiğim arena dinamikleri. Yani “Gösteri Toplumu 2.0”!

İtibar görünürlükle özdeş hale getirildiğinde, mahremiyet sizin için “kaybetmekle” eşanlamlı oluveriyor… Ama “başarılı” olmak için vazgeçmeniz gereken şey, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 17. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesi ve bu belgeleri imzalayan her devletin anayası ile korunan temel bir hak, mahremiyet hakkı, yani “özel hayatın gizliliği” olunca işler karışıyor!  Üstelik bu hakka saygı gösterildiği izlenimi yaratmak kullanıcı güvenini kazanmanın en önemli koşullarından biri olduğu için sorun iyice çetrefilli bir hal alıyor.

Facebook’un 2005 ile 2010 arasındaki mahremiyet politikalarına yakından baktığımızda, kullanıcılara kişisel bilgileri üzerinde denetim kurmak için sunduğu seçeneklerin giderek karmaşıklaştığını görüyoruz. Bu karmaşıklık aslında onların elindeki seçeneklerin daraltılması anlamını taşıyor. Facebook büyüdükçe, keseri kendinden, iş ve reklam ortaklarından yana kullanıyor. Neyse ki, gerek anavatanı ABD’de gerekse en önemli pazarlarından biri olan AB’nde anayasalar tarafından korunan mahremiyet hakkının bu şirkete karşı da korunması için özellikle EPIC, EFF, ACLU, EDRI, Privacy International gibi sivil toplum kuruluşları devreye giriyor ve hem davalar açıyor, hem de otoritelere görevlerini yerine getirmeleri için baskı uyguluyor. Facebook mahremiyet politikalarının hukuk dışılığı nedeniyle bir çok kez davalar ve yaptırımlarla karşılaştı ve her defasında geri adım atmak zorunda kaldı. En son Avrupa Komisyonu tarafından açık bir biçimde uyarıldı. Hemen akabinde Zuckerberg mahremiyet denetim sistemlerini basitleştirme sözü verdi ve Facebook yeni, basitleştirilmiş bir mahremiyet koruma sistemini devreye soktu.

Elbette bu hukuk zoru mahremiyet ihlallerini tamamen önlemiyor. Çünkü bu konudaki şirket uygulamaları pek de şeffaf sayılmaz. Sorun da burada zaten. Facebook’un mahremiyet ihlalleri söz konusu olduğunda çoğu sosyal medya tutkunu, “iyi de o zaman bankaları, alışveriş merkezlerini, cep telefonlarını da kullanmayalım” diyor. Ama unuttukları bir şey var: Bankalar ve banka kartları dolayımıyla toplanan kullanıcı verilerinin kullanımı üzerinde çok sıkı bir denetim var. Bu alan, bizim gibi hukuk zafiyeti olan ülkelerde yeterince olmasa da çoğu ülkede ciddi bir biçimde düzenlenmiş durumda. İnternet, özellikle sosyal medya ise düzenleme bakımından henüz bir cangıl portresi çiziyor. Bu alan daha yeni düzenleniyor. Bu da doğal. Hukuk arkadan gelmek zorunda.

Şirketlerin kullanıcı verilerinin ne kadarını hangi amaçlar için ve hangi sınırlar dahilinde kullanacağı ile ilgili politikalarının denetime açık, şeffaf  ve öncelikle de basit bir biçimde anlaşılabilir, yani “kullanıcı dostu” olması gerekiyor!  ABD’de sosyal medyayı kapsayacak bir mahremiyet yasasının çıkması gündemde. Bu konuda çok hassas olan AB ülkeleri de benzer düzenlemeler yapmak üzere. Ama kullanıcıların büyük çoğunluğu mahremiyetlerinin takipçisi olmadıkça hukukun işlevi sınırlı olacak. Bu sorunun nasıl çözüleceği, dijital ekosistemin geleceğini belirleyecek kadar önemli…

Ülkemizde bireylerin kişisel bilgilerinin gizliliğini koruyacak düzenlemeler hangileridir? Bu düzenlemeler yeterli midir?

Ülkemiz, özel hayatın gizliliğinin korunması anlamında mahremiyet hakkı bakımından ne yazık ki sınıfta kalmış durumda. Elbette mahremiyeti, özellikle “aile hayatının “korunması vurgusuyla koruyan, Anayasa’nın 20. ve 21. maddeleri başta olmak üzere bazı düzenlemeler mevcut. Bu aile vurgusu “milli örf ve adetlerimiz”e dayandırılan “toplumsal değerlerimiz”den kaynaklanıyor. İşin kötü yanı bu “hassasiyet” bile özel hayatı korumaya yetmiyor. Mahremiyet  ile ilgili en önemli düzenleme Medeni Kanun içerisindeki ilgili maddeler. Ayrıca usul ve ceza hukukunda da bazı maddeler mevcut. Bizde hukuk asli işlevini yerine getirip bireyi devlete karşı korumadığı, tersine devleti koruduğu için, bu düzenlemeler istisnalarla delik deşik edlilmiş durumda. Yani devletin menfaati söz konusuysa aile hayati filan dinlenmiyor. Şirketlerin menfaati de kimi zaman devletin menfaatleriyle çakışabiliyor. Yani bireysel hayatımız zaten korunmaya değmediği gibi geleneksel aile “örtüsü” bile bizi koruyamayabiliyor!

Kişisel bilgilerin korunması konusunda da çeşitli kanunlarda düzenlemeler mevcut. Ama bu düzenlemeler maalesef elektronik ortamın kendine özgü yapısı için yeterli değil. İnternetle ilgili hukuksal düzenlemelerin en önceliklisi olan Kişisel Verileri Koruma Kanunu, bizde tasarı halinde, 2000 yılından beri Meclise gidip geliyor. İnterneti sansürlemek için on beş günde mükemmel bir uzlaşıyla kanun çıkarmasını bilen Meclis bu konuda ayak sürüyor. Nedeni açık: kişisel verilerimizi bile devlet malı olarak görmeye eğilimli kolluk kuvetleri, istihbarat örgütleri ve çeşitli kamu yönetim birimleri, sürekli yasada kendilerine yönelik istisnalar talep ediyor ve bunun için birbirleriyle kavga ediyor. Bu istisna taleplerinin ticari sırlarla ilgili de sonuçları olduğu için, meclis komisyonlarında bir türlü uzlaşıya varılamıyor. Yasa çıkmadığı için, isteyen kamu birimi bu konuda istediği gibi davranıyor. Şirketler de bu hukuksuzluğun keyfini sürüyor. Öte yandan uyum süreci kapsamında bu konudaki AB direktiflerini iç hukukumuza uyarlama sözü de verdiğimiz için, bu tasarı değiştirile değiştirile gündeme getirilmeye devam ediliyor; ama gönülsüz bir biçimde. Hemen her AB İlerleme Raporu’nda bu konuda bir uyarı bulunuyor.

Sözün kısası, Türkiye özellikle elektronik ortamda mahremiyet koruması bakımından tam bir cangıl; yani Facebook, Google gibi şirketler için tam bir vaha!

Mahremiyet gibi “modası geçmiş” bir konuda içinizi kararttıysam üzgünüm. Sonuçta nasıl bir dünyada yaşayacağımıza biz bireyler karar vereceğiz. Devasa bir kamu-özel şirket ortaklığında mı,  özel alanımızı kendimizin belirleyebileceği, farklılkları ve çeşitlilikleriyle zenginleşen bir açık kamusal alanda mı?

Toplam Yorum: ...
captcha
Resimde gördüğünüz harfleri yukarıdaki alana giriniz
sag

“Göçebe Bilgi”

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler "arası" dolaşsın diye... Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin "göçebe"...