main-banner







Geçtiğimiz yüzyıl, “tatil” ve “kitle turizmi” denilen iki ayrıcalıklı olguya sahne oldu… “Jules Verne’in 1873’de yayımlanan ünlü romanı Seksen Günde Devr-i Âlem dünyanın çevresinin araba, tren ve gemiyle seksen günde dolaşılabileceğini iddia ediyordu – bugün ses duvarını aşan jetlerle dünyanın çevresini dolaşmak yalnızca birkaç saat sürüyor. 20. yüzyıla damgasını vuran teknoloji, kitle turizminin de önünü açtı.”(1) Sonrası malumunuz.
Çok hızlı bir biçimde, kitle turizminden nasibini alan coğrafyalar dönüştü, yeni mekansal düzenlemeler ortaya çıktı. Turistin öngörülen ihtiyaçlarını güven ve alışıldık bir atmosfer içinde yerine getirmesini sağlayacak ve bölgenin kendine has niteliklerini bir seyirlik olarak konumlayan mekanlar, bir anda, birbirlerine mimari açıdan olmasalar da anlayış bakımından benzeyen “tesisler” tüm dünyada çoğaldı. Bulundukları mekanı da genellikle kalıcı bir dönüşüme uğratan bu mekansal düzenleme anlayışı ile, bugün yeterince kitlesel talep görmeyen, nasıl iyileştirileceği belirsiz ve sorunlu mekanlar, hayatımızın bir parçası haline geldi.
“Sürdürülebilirlik” kavramıyla birlikte anılmaya başlanan turizm, giderek destinasyon coğrafyalarının kendine has özelliklerine daha fazla ihtiyaç duymaya başladı. Dünün yalıtılmış “gösteri mekanları” tatil köylerinin yerini, bugün yeraldıkları coğrafya içinde gizlenmeye çalışan “çevresel çözümler” ya da “nötr zonlar”da tümüyle sıfırdan yaratılan yeni tatil / boş zaman alanları, yeni küresel turizm ağlarının sinir düğümleri, tematik parklar, kültür kompleksleri vb. alıyor. Ama, bu dönüşüm tek yönlü, çizgisel bir gelişim halinde sürecekmiş gibi görünmüyor. Trend belirlemek eskisinden çok daha zor ve “ilerleme” dediğimiz şey, kaos fiziğinin olasılık modellerini andıran bir ufukta, algılanamaz bir halde. Kitle hareketleri de son derece değişken dinamiklerle belirleniyor. Küresel turizm sektörü, “mekan” ve algı sorunuyla kuşkusuz daha çok ilgilenmek durumunda.
Bu noktada durup, “yol” ve “yolculuk” kavramlarının tarihine, algısal ve öznel çeşitliliğine, yani kültürel zenginliğine bir bakmak gerekiyor. Birbirinden farklı itilimlerle (savaş, gıda, ticaret, merak, kaçış ya da yalnızca yola çıkma dürtüsü) harekete geçen birey ya da grupların yolculukları, aynı zamanda iletişimin ve sınırların da tarihidir. Onca yer-leştirme çabasına rağmen niçin bazı grupların göçebe kalmakta direttiğini anlamaya çalışmak, aslında turizm erbabının, özellikle de mekan düzenlemesiyle ilgilenenlerin de sorunudur. Ya da tasavvufda “yol”un simgesel anlamının hangi hakikat haritalarında hangi yolları gösterdiğine akıl sır erdirmek…
Göçebe haritasında, bir “yer” ancak oraya ulaşıldığında varolur. Ama o haritada gidilebilecek tüm yerler imkan olarak zaten mevcuttur. Boş bir kağıdın, hatta o kağıdın yapıldığı ağacın dokusunun, o ağacın can aldığı toprağın, suyun ve havanın elementlerinin tüm yazılı bilgiyi imkan olarak barındırması gibi. Ya da çölün tüm yolculukların (ve yolcuların) imkan haritası olması gibi…
Geriye merak kalıyor. Bir yeri keşfederken kendine ait bir imkanı daha keşfetmenin cazibesine kapılarak, harekete geçme “dürtüsü”…. Hepimizin, (bu arada turizm sektörünün ve turizm mekanı yaratan mimar ve tasarımcıların da) ihtiyaç duyduğu, özenle korunması gereken bir dürtü…
Not:
1 Winfried Löschburg, Seyahatin Kültür Tarihi, türkçesi: Jasmin Traub, Dost yay., Ankara, 1998, sf. 139
Ambon havaalanı, Malukku, Endenozya.
“Sıcak ve nem… havanın ağırlığını üzerimde hissediyorum. Sabah saat dokuz olmasına rağmen dışarıda kimseler yok. Ada ekvatorun birkaç derece altında. Terminal binası Eminönü’ndeki vapur iskelelerini hatırlatıyor. Alanda iki pervaneli küçük bir uçak bekliyor. On iki yolcu kavurucu havayı yararak uçağa doluşmaya çalışıyoruz. Her kez kendine bir yer buluyor, uçak bir minibüsü andırıyor, pilot kabininin kapısı yok, en arkada bagajlar üzerine ağ gerilmiş, havalanıyoruz, eskilik ve dökülmüşlük güven veriyor, en azından buna inanmak zorundayım. Uçsuz denizin üzerinde yarım saat uçtuktan sonra bulut kümelerinin arasından yükselen iki ada gözüküyor, aralarında bir kaç yüz metre var, karınca tepesine benzeyen, denizin içinden fışkıran adanın tepesinden dumanlar çıkıyor. Diğerinin boyu bir kilometreyi bulmuyor bile. Adaların etrafından dönüyoruz. Pilot haftada bir kez geldiği bu adayı yolculara gururla gösteriyor. Denize inen bir sokağı andıran sadece iki yüz metrelik hava alanına iniyoruz. Karşımda küçük de olsa bir volkan tüm görkemiyle duruyor, bir hafta buradayım, artık benim de bir yanardağım var.”
Bir gezi nasıl başlar? Nasıl çıkılır yola? Bazen bunun nasıl olduğunu anlamak imkansızdır. Dünyanın herhangi bir köşesinden bir çağrı alırsınız, bu kimin gönderdiğini hiç bir zaman bulamayacağınız ve ne zaman gönderildiğini de bilemediğiniz bir şeydir. Belki de siz oraya yıllar önce çağrıldınız, ama çağrı size yeni ulaşmış olabilir. Bir yere gitmenin hep bir nedeni vardır, bu nedeni araştırmak gerekmez. ‘Ben niçin bir yerlere gidiyorum’ diye sorduğunuzda, gezinin büyüsünü bozarsınız. Mantıklı bir cevap aramanın hiç bir anlamı yoktur. Gezi içseldir, heyecanların ve duyguların zirveye ulaştığı anlardır.
İnsan gittiği yere hayatını da taşır. Kaldığı yerlerde yaşamını yeniden kurar, sanki yıllardır orada yaşıyormuş gibi günlük yaşamın içine karışır, orada yaşıyanlar gibi davranmaya başlar, onlarla aynı yemekleri yer, giyimini oraya uydurur, onlardan biri gibi olur. Bu her değişen coğrafyada yenilenir. Bu nedenle gidilen yerden turistik bir amaç çıkarmak gerekmez. Bir gezgin için tatil bölgeleri girilmemesi gereken zonlardır, buralarda tatil aktiviteleri ve eğlenme zorunluluğu vardır. Gezgin tatilde değildir, bu onun için harcanması gereken bir zaman değil, yaşanan ve üretilen bir zamandır.
Bu günün hızlı ulaşımı gezi kavramını, yol almak değil, bir noktaya ulaşıp oradan başlamak, daha çok zaman kullanmak olarak değiştirmiştir. Büyük İskender’in yıllar süren Hindistan seferi onun için uzun bir geziydi, bilmediği yerleri keşfetmek gibi bir amacı vardı. Bugün onun izlediği rotayla Hindistan’a gitmemiz gerekmez. İskender’in yola çıktığı yerden Hindistan uçakla altı saat sürüyor, bir saat içinde bir kaç yılı kat ediyorsunuz.
Hava yolu ışınlanmak gibi bir şey, ortalama on saat sonra başka bir kıtada, farklı bir iklim, anlamadığım diller, tanımadığım insanlarla kaynaşacağım, geride bıraktığım şehir ve insanlardan hızla uzaklaşıyorum, kabindeki hareket sınırlılığı, insanı oturduğu koltukta bir zamandan başka bir zamana götürüyor. Bulutların arasında anılar dolaşıyor, yolculuk dingin sürdükçe dalıyorsunuz, uyandığımda geçilmiş bir okyanus ve yeni bir kıta var karşımda, uçak daireler çizerek alçalıyor, birazdan alana inmiş olacak, neler yapacağımı, başıma nelerin geleceğini, buradan başka nerelere devam edeceğimi bilemiyorum, bildiğim yalnızca içimde garip bir heyecan olduğu.
Not:
* Profesyonel gezgin, sinema yönetmeni