log

Özgür Uçkan

Göçebe Bilgi
social

İstanbul: “daha kurulurken yıkılan yapı”*…

istanbul-carpik-kentlesme-sorunuKorhan Gümüş ile birlikte…

(Domus M, S: 7, Ekim – Kasım 2000)
Bir tarafta uzmanların temsil ettiği bürokratik ve meşruiyete dayanmayan bir akıl. Diğer tarafta asgari bilimsel fırsatlardan, uzmanlardan yararlanmayan bir yerleşim düzeni… Bir tür “sürekli inşaat” hali… Öyle “elektronik agora”lara, GPS sistemlerine  ihtiyaç duymayan, kendine özgü mitsel “enformasyon ağları”yla kurulan topluluk yapılarına, artık göçebe olmadıklarını unutturan, ezeli bir “kurulma” dönemi yaşayan, oldukça “unutkan” bir kent: İstanbul…


Önce göçebelerin geçici göçü olduğu sanıldı, ama bitmek bilmedi… Başlarını sokmak için yapıldıkları söylendi, nasıl olsa bir gün kalıcı konutlarına geçeceklerdi. Ama öyle olmadı. Kalıcıdan daha çok kalıcı oldular, çünkü giderek kalıcı konutları da yutmaya başlayıp, tüm kenti “sürekli inşaat”ın mekanı haline getirdiler.

1. Ulusalcı Akım Osmanlı klasisizminden yola çıkmıştı, 2. Ulusalcı Akım ise hem seçkinci modernizmden hem de yerel mimari kalıplardan etkilenmişti, oysa 3. Ulusalcı Akım kentlerin yaygın yapılaşma düzenini oluşturan bu kendine özgü dekonstrüktivist eğilimle kendini bulmuş oldu. Böylece, bu sonuncu akım, şimdiye dek hiç bir ulusalcı akımın rüyasında bile görmediği tam bir “halkla bütünleşme” hareketini başarmış oldu. Kentlerin % 70’i de sizlere ömür… Diğerleri % 30’luk bir oranı bile tutturamamışlardı! Neyse, artık kendimize ait bir “ulusal mimari”ye kavuştuk. 3. Ulusalcı Akıma şükürler olsun!

Dünya “enformasyon toplumu”ndan söz ederken, kent planlamasında iletişim ağlarının imkanları kullanılmaya başlanmışken, bizim şöyle en basitinden bir “plan” nosyonuna bile bunca yabancı kalmamızın ardında ne olabilir? “Göçebe” karakterimiz mi?

Gerçi “ağ” fikrine uzak olduğumuz söylenemez. Toplumsal etkileşimin inanılmaz hızlarla örgütlenebildiği karmaşık bir ağ mantığımız var. Bu bizim, ulusal, yerel “network çözümümüz” olsa gerek. Toplumsal etkileşim kanallarıyla bir Ağ şeklinde örgütlenen toplum karşısında, uzmanlarımız ne yapıyorlardı? Onlar kendilerinin de bir cemaat şeklinde örgütlendiğini fark etmeyip uzun süre kamu adına, neredeyse bir “üst dille” konuştuklarını zannettiler. Cehaletle etkilerden uzak kalmayı birbirine karıştırdılar. Aslında en büyük başarılarını da cehaletlerine borçlular, çünkü bir de etki altında kalsalardı ne olurdu acaba? Fransız İhtilali gibi büyük devrimlerle elde etmiş oldukları ‘hayali’ iktidarları da sona ererdi herhalde.

Plancılar, mimarlar yıllarca ‘çarpık’ dedikleri bu kaçak yapılaşmadan yalnızca şikayet ettiler, sanki kendileri ‘doğru’ kentleşmeyi biliyorlarmış gibi… Sorumluluğu başkalarının üzerine yıktılar. Böylece sorumluluktan sıyrıldılar. Ama farkında olmasalar da, 3. Ulusalcı Akımın baş döndürücü başarısında büyük payları oldu. Çünkü kendi üzerine kapanan bir planlama, projelendirme faaliyetini alternatif gibi gösterdiler.

Bu yüzden kentsel hareketliliği kavramaktan giderek uzaklaştılar. 19. yüzyıldan kalan tasarlayıcı bir kafa ile kentlere baktılar. Kimi zaman sorumlu ‘kötü niyetli rant çevresi’ oldu, kimi zaman popülist siyasetçi ama hiç bir zaman planlama faaliyetinin kendisi sorumlu olmadı. Böylece kentsel hareketliliği temsil edebilecek, onu kavrayabilecek bir bilgi üretilmedi. Gelişmeleri tanımlayamayan, anlayamayan, temsil edemeyen ‘bilgi’ de bilgi olmaktan çıktı.

Medeni dünya tepeden inme, marjinal aklın yerini alan meşruiyete dayanan temsil pratikleri ile kurulmadı mı?

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde uzmanlık ve bilim kadrolarının ‘akılcı’ bir yönetim talebi ile diğer tarafta geniş toplulukları etkileyen popülizm, görünüşte sürekli bir gerilim hattı oluşturur. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de siyasal demokrasinin tarihi siyasetle uzman kadrolar arasındaki gerilimin tarihidir.

Bilim kadrolarına göre Türkiye’de çok partili demokrasiye geçişle birlikte siyasette popülizm hakim oldu, planlar, programlar, projeler ile siyaset arasında bir uçurum oluştu.

Örneğin imar konusunda eğer kimse yasaları takmıyorsa, hatta her türlü yağma yasalar çerçevesinde yapılıyorsa, sorun toplulukların atıl bir biçimde onayladığı siyasal zihniyette.

Bugüne kadar ‘çarpık’ kentleşme söyleminin yeterince sorgulanmamış olması, Türkiye’ye özgü siyasallaşma biçiminin giderek marjinalleşen, kısırlaşan ve mesleki topluluklarda hakimiyetini koruyan bir çerçeve oluşturmasının bir göstergesi. Mesleki çevrelerin şehirlerin denetimsiz gelişmesi karşısındaki düşünsel yetersizliklerinin nedenleri de bu zihniyette aranabilir.

einsturzende_istanbulÖnce toplulukların projeye ihtiyaç duyması gerekli. Projeye ihtiyaç duyması için de mimarların mesleklerini topluluklara kabul ettirmesi, yani mesleklerinin hayalini halkın yerine koymayıp yaşam tasarımına katılmaları… Yerel yönetimlerin planlama pratiklerinin katılımcı, sorumlu, hesap verebilir ve şeffaf olması… Planlama faaliyetinin bir dayatma değil, bir temsil faaliyeti haline gelerek “plan” ile “şehir”in anlaşması…

Uzmanlara göre Türkiye’de kimse ‘işi bilenleri’ dinlemiyor. İşi uzmana bırakmıyor.  Vatandaşlar gündelik hayatlarında kişisel olarak yararlandıkları ‘bilimsel fırsatlar’dan, bir araya geldiklerinde nedense yararlanamıyorlar.

Oysa şehirlerin planlarını uzmanlar yapsaydı, yerleşim kararlarını onlar verseydi, sorunlar çözülemez miydi?
İşin garip tarafı bu sorunun cevabı şu: Zaten çoğu zaman onlar yapıyor, ama kimse dinlemiyor!
Türkiye’de uzman olmak demek, ilk önce bu gerçeği bilmek demek!

Uzmanlar, bilim insanları ‘doğruları’ bilirler, ‘bilimin ışığında’ karar verirler.
Fay hatlarının nereden geçtiğini, hangi zeminlerin güvenli, hangi zeminlerin güvensiz olduğunu, şehirlerin, yapıların nasıl yapılması gerektiğini bilirler.
Siyasetçiler doğruları uzmanlar kadar bilmedikleri için bilimin söylediklerini dikkate almazlar. Halkı doğru yönetmeyi de bilmezler. Bilmedikleri için de yanlış kararlar alırlar. Örneğin dolgu toprağın üzerine inşaat izni verirler, çevreyi kirletenlere, kültür mirasını yokedenlere, rantçılara, hırsızlara göz yumarlar.
İşi bilenler elbette ki bu durumdan rahatsızdırlar. Ama ellerinden bir şey gelmez. Yeri geldiğinde ‘çarpık’ şehirleşmeden şikayet ederler. Planların bilimsel esaslara göre uygulanmasını isterler. Ancak siyasetçiler tarafından  çoğunlukla ve sürekli arka plana itilirler.

Sözlerini dinletemezler. Karar vericiler üzerinde yeterince etkili olamazlar.

Mesele şöyle özetlenir:
Vatandaş bu işi zaten bilmez. Devlet onun adına ve ülke yararına doğru kararlar verip, uygulamalıdır. Bunun için siyasetçiler ‘halk’ı değil, uzmanları dinlemelidir!

Yapı denetimi ise yerel yönetimlerin görevi. Yani imar planı yapıldıktan sonra belediye inşaat izni veriyor. Ancak küçük veya büyük inşaat işleri için proje hazırlamak ve proje hazırlamak da milyarlarca lira tuttuğu için bir çok inşaat kaçak yapılıyor. Ancak ‘büyük lokma’ tabir edilen yeşil alanları imara açmak gibi işlerin bir bölümü, bu nedenle ‘proje’ aracılığıyla yapılıyor. Proje denince de aklınıza mimarlık veya mühendislik projesi falan gelmesin. Projeden anlaşılan belediye ile mal sahibi arasında dolaşan bir takım evrakların takip edilmesi, inşaat sahibinin elde edebileceği ayrıcalıklar, kuruluşlar arası pazarlıklar falan anlaşılıyor. Sizin anlayacağınız iş artık mimarlık veya mühendislik işi değil, doğrudan doğruya ‘sosyal içerikli’ bir konu haline gelmiş durumda. Bu son derece doğal bir durum. Artık karşımızda devlet örgütlenmesinin hukuki ilişkilerine yönelik işlevler yok, yalnızca bir feodal yapılanmanın yatay ilişkileri var. Al takke, ver külah ilişkiler yıllardır böyle sürüyor. Bugünkü durum, son derece doğal ve dengelere dayanan istikrarlı bir durum.

Cumhuriyet’in seçkin mimarları, şehircileri akademisyenleri elli yıl boyunca kendi fil dişi kulelerine kapandılar, gelişmeler karşısında kendilerinden başka herkesi suçladılar,  düşünmek ve çözümler üretmek yerine şikayet ürettiler ve başka hiç bir şey yapmadılar.

Bu yüzden Türkiye’de uzmanların, mimarların, plancıların dayatan kişiler değil, toplulukların ihtiyaç duyduğu insanlar olmaları için başkalarını suçlamaktan çok galiba kendi yaptıklarına bakmaları gerekiyor.

Yani, ilk önce toplulukların projeye ihtiyaç duyması gerekli. Projeye ihtiyaç duyması için de mimarların mesleklerini topluluklara kabul ettirmesi… Yerel yönetimlerin planlama pratiklerinin katılımcı olması… Planlama faaliyetinin bir dayatma değil, bir temsil faaliyeti haline gelmesi…

NOT:
* “Einstürzende Neubaten”: “Dekonstrüktivist endüstriyel müzik yapan ünlü bir Alman rock grubunun adı ve “daha kurulurken yıkılan yapı” olarak çevrilebilir.

Toplam Yorum: ...
captcha
Resimde gördüğünüz harfleri yukarıdaki alana giriniz
sag

“Göçebe Bilgi”

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler "arası" dolaşsın diye... Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin "göçebe"...