main-banner







Kent planlamasının bir parçası olarak “koruma” (restoration), kavramı en azından rönesansa dek izlenebilse de, kamusal ve siyasal otoritenin düzenlemeleriyle yapılanan kent planlamacılığının asli işlevlerinden biri olarak ayrıcalıklı konumunu 18. yüzyıldaki kentsel sosyo ekonomik gelişmelere borçludur. “Kentsel sit” kavramı, neyin korunup, neyin korunmayacağına karar veren “uzman” kent planlamacılarının seçkin değerlerinden biri olagelmiştir. Ulus-devletin yükselişiyle, “mimari miras” kavramı etrafında biçimlenen kentsel sit tanımı, bu ideolojiye uygun olarak öncelikle anıtsal, gösterişli, “ulusal gurur”u okşayan yapılar ya da kentsel dokuların korunması amacıyla geliştirildi. Kent arkeolojisinin bir disiplin olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, çoğu toprakaltında bulunan arkeolojik değere sahip kentsel dokuların çıkarılmasıyla daha geniş bir kapsama doğru evrildi.
Ama önce kentsel gündelik yaşam pratiklerini ulusal gururun anıtsallığına tercih eden bazı öncü akımların (Bauhaus vb.) etkisiyle, sonra da ulus-devletlerin yaşadıkları kimlik bunalımları ve küresel boyutta gelişen yeni sosyo ekonomik dinamiklerle, “kentsel sit” kavramının kapsamı giderek daha katılımcı yeniden-işlevlendirme pratikleriyle genişledi. Bunda sanayi devrimi sonrası yaşanan kentsel dönüşümlerin zedelediği kamusallık yitiminin yarattığı kaygının da büyük bir payı oldu.
Kentsel sit, postendüstriyel kentlerde ürkütücü kayıp alanlar (urban wastelands, friches) bırakarak çekilen endüstriyel dokuların, belli bir mimari kimliği taşıyan bölümünün “endüstriyel sit alanı” olarak tanımlanmasıyla dönüşüme uğradı. Özellikle “postmodernizm” sıfatının coğrafya ve kentsel doku ile giderek daha fazla anılır olmasından sonra, bu kavram yalnızca tarihsel miras değerinin ötesinde, ekolojik ve kamusal değerlerle daha fazla ilişkilendirilir oldu. Bugün Avrupa’nın ortasında “IBA Emscher Park”, gibi bölgesel ölçekte yeniden-işlevlendirme projeleri, ya da “Tate Modern” gibi kentsel ölçekte rehabilitasyon çalışmalarının giderek daha fazla gündeme gelmesinin ardında bu gelişme yatmakta.
Bu sıçrama, epistemolojik bağlamda iki kavram kümesinin karşı karşıya konumlanmasıyla daha iyi anlaşılabilir:
Bu iki kavram kümesi, hem kentsel sit tanımı hem de sit alanına müdahale etme anlamında birbirlerinden temelden farklı iki yaklaşımı temsil etmektedir. Bir yanda korumacılığın seçkinci söylemi, öte yanda kentsel büyüme ve kamusallık yitimine çözüm arayan katılımcı planlama modelleri….
Kuşkusuz her iki kümede yer alan her bir kavram epistemolojik düzlemde ve uygulama boyutunda birbirlerinden farklı anlamlar taşımaktadır, ama ideoloji bir yana, birinci grup temsili bir ütopyanın değerleri ölçüt alınarak fiziksel bir yenilemeye yönelirken, diğeri kentsel yaşam kalitesini arttırmayı hedefleyen toplumsal katılım modellerinin işlevsel yaklaşımını benimsemektedir. Aslında bu iki farklı eksen kent planlamasındaki tarihsel bir dönüşümü de gözler önüne sermektedir: Merkeziyetçi fiziksel modelden katılımcı işlevsel modele doğru yöneliş… Bu evrimin “kentsel sürdürülebilirlik” anlayışıyla doğrudan bağlantılı olması hiç de şaşırtıcı değildir.
Seçkinci ütopyalar, uzangaçlarıyla her yöne yayılan merkezsiz metropollerle (sprawl), korkunun ve eşitsizliğin birbirini beslediği distopyalara, privatopyalara (özel mülkiyet ütopyalarına), zıtların yanyana barındığı heterotopyalara evrildikçe, agorafobik yerleşim modellerine de tepki olarak, kamusallığın siyasal düzlemde yeniden keşfi ile beslenen yeni yerellikler, planlamayı “uzmanlar”a daha az bırakır oldu.
Sürdürülebilirlik anlayışının kökeninde yatan biyolojik sistemlerle benzerliğin ve ekolojik evrim süreçlerinin kent ölçeğine uyarlanması, kentsel yaşam kalitesini iyileştirmek için kentlinin katılımını öngörmekte. Bu katılımın en yoğun olması gereken alanlardan birinin de planlama olması doğal. İşlevini yitirmiş ama kimliklerini koruyan endüstriyel yapıların yeniden işlevlendirilmesi örneğini ele alalım: Bu yeniden-işlevlendirme, diğer kentsel sit alanlarında da olduğu gibi, üç farklı ölçekte gelişebilir: Mimari-kentsel-bölgesel ölçekler. Eski depoların konutlara dönüştürülmesi (Soho Loft’ları), bir gazometrenin dalış okuluna ya da deneysel müzik laboratuvarına dönüştürülmesi ve yarattığı çekim odağıyla bulunduğu semtin rehabilitasyonuna katkıda bulunması, ya da devasa bir endüstriyel kompleksin tüm bölgenin çehresini, toplumsal yaşamını ve ekonomisini dönüştürecek rekreasyon alanları olarak yeniden-yapılandırılması gibi…
Tüm bu ölçeklerde sürece katılan bir çok etken bulunmaktadır. Mimari estetik kaygılar, maliyetlerin düşürülmesi, yeni sürdürülebilir ekonomik dinamiklerin yaratılması (kültür turizmi, zanaatkarlığın yeniden değerlendirilmesi, ekolojik üretim parkları vb.), bölgenin kentsel dokuya geri kazandırılması, kentsel ekoloji sistemlerinin oluşumu gibi… Bu bağlamda, işlevini yitirmiş ve kayıp alana dönüşmüş bir binanın ya da bölgenin yeniden-işlevlendirilmesinde eşzamanlı olarak farklı düzlemlerde birçok ölçüt sürece katılır: Mekanın ruhunu mimari egoya kurban etmeme, bölge halkının uyum dinamiklerini hesaba katma, ekolojik dengeye katkıda bulunma, yeni ve sürdürülebilir sosyo-ekonomik dinamikler yaratma vb… Bu planlama müdahalelerine olumlu ve olumsuz bir çok örnek verilebilir. Her ne kadar henüz tüm dinamikleri belirlenmemiş ve tartışılmaya devam eden bir yaklaşım olsa da, burada önemli olan “sürdürülebilirlik” ölçütü ve toplumsal/sivil katılım modellerinin işlerliğidir.
Konuyla ilgili daha şimdiden engin bir kaynakçaya ve uygulanmış, uygulanmakta olan ya da geliştirilen bir proje denizine sahibiz. Kentsel planlama, sanayi üretiminden hizmet ve bilgi üretimine geçiş aşamasında giderek daha az “uzman”, daha çok “disiplinlerarası” hale geldiğine göre, konuyu tüm katmanlarında ele almak ne bu yazının, ne de bu yayının sınırlarına sığar. Hep birlikte yapmamız gereken, bu tartışmalardan ve projelerden yararlanarak kendi coğrafyamıza özgü katılım modellerini geliştirmektir. Bu, her ne kadar umut kırıcı bir çaba gibi görünse de…
Daha bırakın tarih yazımını, envanteri bile çıkarılmadığı için tam olarak hangi “kentsel sit alanı”nın yeniden işlevlendirilmesi gerektiğini bilemediğimiz, siyasal ve toplumsal kirlenmeyle meşruiyet kazanan rant simsarlarının yağmaladığı bir ülkede yaşıyoruz. Kentsel sorunları göçten, trafikten vb. ibaret sanan ve asıl sorunu kendilerine yeterince güvenilmemesinde bulan planlamacıların derdimize çare olmayacağı da açık. Bizi, ya sorunların giderek yoğunlaşan yükü, ya da kendi yaşam kalitemiz hakkında söz sahibi olmak kararı yeni bir kent kültürü ve kendimize özgü bir kentsel sürdürülebilirlik anlayışı geliştirmeye yöneltecek ve bunu hep birlikte yapmamız gerekecek. Umarız bunun için vakit çok geç değildir.